T

anımlar ve etiketler olmadan nefes alamadığımız bir dünyada, Stephan Micus’u sadece bir müzisyen olarak tanımlamak yetersiz kalır. Japon bambu flütüyle İspanyol flamenko tınılarını el ele tutuşturan, Afrika kıyılarından gelen ritmleri ney ile uysallaştıran bir ses ressamı o. Kökenleri yedi farklı kıtaya yayılmış yüzlerce enstrümanı ustalıkla çalması bir kenara, o 40 yılı aşkın bir süredir durmaksızın tek başına doğaçlıyor, besteliyor, araştırıyor, geziyor ve süzgecinden geçirdiği şeyleri incelik ve sükunetle kaydediyor. Stephan Micus* hem göçebe bir hikaye anlatıcısı, hem bir etnomüzikolojist, hem de eski topraklarda yeniliğin peşinden koşan bir gezgin.

*: Stephan Micus, bu yıl 3-12 Mayıs tarihleri arasında ilk kez düzenlenecek Zorlu PSM Caz Festivali kapsamında 10 Mayıs’ta Drama Sahnesi’nde sevenleri ile bulaşacak. Konser ve festival hakkında daha fazla bilgi almak isteyenleri şuraya alalım.

Eski dünya, yeni dünya
Dünyadaki hikayesi 1953’te Bavyera’da doğmasıyla başlayan Stephan Micus için, yolunun 16 yaşında Fas’a düşmesiyle farklı bir evrenin perdesi aralanıyor. Daha bu ilk yolculuğun tozunu üstünden silkelemeden de, henüz ne memleketi Almanya’da, ne de dünyanın geri kalanında hazineleri keşfedilmemiş olan Ravi Shankar’ın müziğiyle tanışıyor. Cebinde 40 dolarla yola çıkıp, Hindistan’a sitar öğrenmeye gidiyor. Orada evine konuk olduğu hocası ona sadece sitarı değil, dünyayı yeni gözlerle görmeyi de öğretiyor. Sonrası malum, binlerce kilometrelik, kimi zaman içe, kimi zaman dışa dönük bir yolculuğun sonunda, bugün kariyerine sığdırdığı her biri farklı renklerde 26 albümle, Micus dünya müziğinin en üretken dervişi belki de.

Albümlerin kaydı, miksajı ve aranjmanı gibi süreçleri üç günde tamamlamasıyla Alman plak şirketleri arasında bir disiplin ekolü olan ECM Records’la başlayan ve hala devam eden yolculuğunda, Micus her bir albümü eski dünya ve yeni dünya arasında köprüler kurmak için ustalıkla işliyor. Hint yaylı çalgısı sarangi ile Pakistan’ın udunu bir araya getiriyor ve şu sözleri sarf ediyor mesela: “Bu iki ulusun arasında bir husumet olsa da, enstrümanları bir araya gelince harika bir uyum yakalıyorlar.”

stephan micus-zorlu psm caz festivali

Kökten çiçeğe anlatılan hikâyeler
Med ve cezir, karanlık ve aydınlık, çatışma ve denge üzerine temellendirdiği müziği, farklı coğrafyaların hikayelerini kökten çiçeğe ele alıyor. Kendine has bir dille, doğaçlama şekilde seslendirdiği şarkılarında, bazen tek başına, bazen de kendi vokallerini üst üste kaydederek elde ettiği 20 kişilik korolarla yarattığı sesten örülü dünyada, enstrümanları yarıştırmıyor, onları müziğin kültürlerarası çatısının altında topluyor. Şarkılarında var olmayan bir dili kullanmasının bir sebebi de, onun kullandığı renk paletine karşılık gelebilecek kelimelerin henüz bulunmamış olması.

“Enstrümanlarımla aramda çok samimi bir bağ var. Hepsinin tıpkı insanlar gibi anlatacak hikayeleri var. Ama benim amacım, bu enstrümanlarla yeni bir dünya yaratmak” diyen Micus için, “form” ve “formsuzluk” üstünde düşünülmesi gereken kavramlardan öte, hayatında birebir uyguladığı bir mantraya dönüşmüş durumda: farklı zaman ve mekanlarda tanıdığı ve çalmayı öğrendiği enstrümanları yeri geldiğinde yeniden şekillendiriyor, akortları ile deneyler yapıyor ve onları farklı kıtalardan uzak akrabaları ile bir araya getiriyor.

Bu kavuşmaların gerçekleştiği 26 farklı durağın her birinde, ayrı bir ders var aslında. “Panagea”da geleneksel Bizans ilahilerinin duyulduğu topraklara zamanda yolculuk ediyor, “Listen to the Rain” ile bizi içe dönük bir meditasyon haline davet ediyor,  “East of the Night”da ise minimalist tonlarla desteklediği “az aslında çoktur” mesajını veriyor bizlere. dDinleyiciyi elinden tutan ve kendi dünyasına zahmetsizce çeken “The Garden of Mirrors”, “Ocean” ve “To the Evening Child” albümleri de, Micus’u tanıma yolunda güzel birer başlangıç noktası aslında. Nereden başlarsanız başlayın, etiket ve dogmalardan uzak, ruha dönük odağıyla Micus, sık sık sözünü ettiğimiz o “evrensel dili” en iyi konuşanlardan.

stephan micus

Üç farklı hayat
Çoğu ölümlünün bir hayatı varken, o üç farklı hayat yaşıyor: biriyle geziyor, biriyle öğreniyor, diğeriyle de bestelediklerini kaydediyor. Her yılın üç ayını gezerek geçiren Micus için, yolculuk asla bitmesi mümkün bir şey değil. Güneşli Mallorca’daki evinden çıkıp yollara düştüğünde, yeni enstrumanlar bulmaya ve onların inceliklerini öğrenmeye devam ediyor. Globalleşmenin pençesine henüz düşmemiş yerli müzisyenlerle iletişim kuruyor, hikayelerini dinliyor, soyu tükenmekte olan müzikal geleneklerin ateşini körüklemek için çalışıyor. O birden çok coğrafyanın renkli ve “gerçek” tarihini, dünyada çok az sayıda gezginin erişebildiği bir “bütünlükle” anlatmayı başaran biri.

Yola devam
1976’da başlayan ve tek başına devam ettiği müzikal yolcuğunda, en son 2015 tarihli “Nomad Songs” ile karşımıza çıkan Stephan Micus, yeni ve eskinin buluşmasına dair heyecanını hâlâ 16 yaşındaymış gibi koruyor. Gezdiği yerler ve duyduğu şeyler aslında ona imkansıza teşebbüs etme imkanını sağlıyor: İnsanlığın binlerce yıla yayılan tarihini doğu ve batının merceğinden gözler önüne seriyor – bize düşense sadece onu takip etmek.