İstanbul’da Mayıs ayıyla başladı festival festivali. Festivallerin Mayıs’a sığmayıp Haziran’a bulaştığını, hani okul biter de yaz okulu başlamadan önce bir memleket havası alınır gelinir ya, işte o dönem, memleket havası sinmiş kıyafetlerimle İstanbul’a ayak bastığımda farkettim. Bir 4 Haziran akşamı netleşti aslında “Yüzdeyüz Fest” kelimeleri düşünce balonlarımızda. Tabi ki 6-7 Haziran tarihlerinin yüzde yüzü Yüzdeyüz Fest’e ayrılmıştı ajandalarımızda(festivalin isminden yazı boyunca daha ne kadar ekmek çıkacak merak ediyorum); ancak festivalin şahsım adına gidilecekler listesinden, gidilmezse ölünecekler listesine geçişini sağlayan utanç dolu anı anlatmak istiyorum önce. Festivale az zaman kaldığından konuşurken fotoğraflar için etmemiz gereken teşekkürlerin sahibi Ceylan’la, festivalde beni heyecanlandıran grubun Wild Beasts olduğunu söyledim Ceylan aynı cümleyi Massive Attack için kurarken. İçimizi kımıldatma amacıyla festival programına tekrar baktığımızda Soundgarden isminin parladığını gördüm ilk günün sonunda. “Leheheley” dedim, “Soundgarden?!”. Daha önce de görmüştüm festival afişlerinde bu kelimeyi, ancak manyak beynim her seferinde beni, “festival adı o festival, grup olan değil” diyerek kandırmış, bu muhteşem grubu İstanbul’da canlı izleyecek olmamın farkındalığını yaşamamı festivalden 2 gün önceye bırakmış resmen. Utanç verici diyorum çünkü ben bir dönem kadroya önce Pearl Jam’i, sonra Soundgarden’ı yazar, diğer grupları da bu ikisinin etrafına iliştirir, öyle çıkardım sahaya. Geçen yıllar içinde Pearl Jam yerini korusa da, Soundgarden ilgim Audioslave’e ve Chris Cornell’ın solo işlerine kaydı ve evet, R&B albümü dahil. Bunun sonucunda büyük Soundgarden İstanbul konseri öncesi, grubun tekrar bir araya gelişinden ve 2012’de çıkmış olan Soundgarden albümü King Animal’den bi’ haber, deyim yerindeyse dımdızlak kalmıştım. Dolayısıyla Soundgarden farkındalığı yaşadığım andan festivalin başlangıcına kadar geçen süre bu utanç, açığı kapatma çabası ve iç kıpırtısıyla geçti. Benden hikayelere burada nokta koyup 6 Haziran 2014’e, Yüzdeyüz Fest’in ilk gününe ışınlanalım artık.

6 Haziran günü, “festival için Haziran’ı bekleyelim, karşılaşılabilecek zorluklar listesinden yağmuru çamuru çıkaralım” diye düşünmüş olan festival organizatörleri için pek şanslı bir gün değildi ne yazık ki. Öyle yağıyordu ki yağmur, Ceylan delikli ayakkabı giyme planını çizmeye çevirmek zorunda kaldı. Yine de bu yağmur bizi Küçükçiftlik’e giden yolu tüketmekten, grupları da gün boyu müzik üretmekten alıkoyamadı. Küçükçiftlik Park’a vardığımızda bizi şirin Melis Hanım karşıladı, daha doğrusu biz kendimizi kendisine karşılattık da denebilir. Geleneksel konsere giriş sancılarımızı çekip festival alanına adımımızı attığımızda sahnede bizi karşılayan bir başka Melis, Danışmend vardı bu sefer. Melis Danışmend’e özgü o ses rengiyle kulaklarımızı boyadık, özellikle ‘Haberin Yok Ölüyorum‘ yorumu pek şahaneydi, dinlemelere doyamadık. Doyamadıkça aklımıza karnımızın açlığı geldi tabi. Tercihimizi, reel piyasayla fiyat farkı en az olan üründen, kumpirden yana kullandık. Tekrar aynı tercihi yapmayacağımızdan emin olmamızı sağlayan o kumpirle karnımızı doyurduktan diyemeyeceğim ancak doldurduktan sonra kendimizi Tuborg’un alana yerleştirdiği, ütü kalitesinde fotoğraflar çeken selfie(özçekim) makinesine poz verirken bulduk. Soya fasulyesi tadımı ve isimlerimizi kola kutularına bastırmak gibi, artık festival olmazsa olmazları haline gelen aktivitelerden sonra sahneye yöneldik. (Tamam şaka, soya fasulyesini ben de ilk defa tattım)

malt

 

Sahnede bizi bekleyen, bardaklarımızdaki sıvının ham maddesinin müzik haliydi desem, yeridir. Malt dinlemeyeli uzun zaman olmuş, Cenk Bey bi’ olgunlaşmış, sanki grubun müziği de abilikten amcalığa geçiş yapmış. Malt’ın cayır cayır gitarları, tok basları ve şarkı sözlerindeki metaforlar özlenmiş. Grup gitaristi Barış Ertunç ve bir izleyici arasındaki İtalyanca yakınlaşma güldürmüş. Yer yer Axl Rose’dan enstantaneler sunan vokaliyle Cenk Durmazel ve ona davul ataklarıyla eşlik eden Gökçe Dayanç keyif vermiş. Mişli geçmiş zamandan dili geçmiş zamana geçiş yapamadığım için böyle geçmiş zamanın rivayeti tarzında bir paragraf olmuş bu.

Malt’ın ardından sahne FOMA’nındı. FOMA’nın enerjisi ve solistinin güve yemiş t-shirtü iyiydi. Ancak kendilerini ilk defa dinleyen bendenize pek hitap edemediler. Grubun özel hayran kitlesiyse, solistle senkronize dudaklarından anlaşıldığı kadarıyla FOMA’nın hitabetinden gayet memnundu.

morveotesi

 

FOMA performansının ardından sırada Mor ve Ötesi vardı. Harun Tekin’in piyano solosuyla başlayan performansları ‘Sevda Çiçeği’yle devam etti. Mor ve Ötesi bir şeyler söylesin diye ağzının içine baktığımız gruplardan. Şarkı olur, laf olur, söz olur, ne olursa. Söylediklerini dinlemek eski bir dostla sohbet etmek, dertleşmek gibiydi. Harun Tekin, diamond circle, golden circle ve “normal ayakta” olarak üçe ayrılmış festival alanına tepkisini, “En arkadaki kalabalık grup canımızsınız!” selamıyla dile getirdi ve ekledi, “Öndekiler arkadaşlarımız, birçoğunu tanıyoruz. Ortadaki arkadaşlar da, kendine göre popisi olan…”. Ardı ardına çaldıkları ‘Küçük Sevgilim’ ve ‘Uyan’ın ardından bizi bekleyen şarkı, iki adım ötesinde kopan fırtınalara gözlerini kapatan meteoroloji istasyonlarına ithaf edilmiş olan ‘Cambaz’dı. Ardından Harun Tekin’in, “Umutsuzluğa düşmeyin, bu zevzekliğe mahkum değiliz.” cümlesi umut vericilikten uzak da olsa, Bir Derdim Var’a hazırladı en azından beni. “Güzel şarkılar ne çabuk bitiyor.” şeklinde bir not düşmüşüm defterime, Mor ve Ötesi performansı zamanın göreceliliğini bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Herkes gibi Mor ve Ötesi grubu da akşamki Soundgarden konseri için sabırsızlanıyordu. Harun Tekin’in de dediği gibi, “Sırada kardeşimiz Kaiser Chiefs ve ardından Soundgarden var!”.

kaiserchiefs

 

Kaiser Chiefs, “Everyday I Love You Less and Less” ile müthiş bir başlangıç yaptı. İngiliz grup, isimlerinin ilham kaynağı, Leeds United efsanesi Lucas Radebe’nin futbola başladığı Güney Afrikalı kulüp Kaizer Chiefs’in bayrağı önünde festivalin en iyi performanslarından birini sundu. Aslında performanslarını bütün sahnenin arkasını kaplayan bu kocaman bayrağın önünde sergilediklerini söylemek biraz yanlış olur. İlk şarkıdan itibaren, yemişim elmasını da altınını da deyip sahneden aşağıya atlayan solist Ricky Wilson, festival alanının yarısını koşarak geçip ışık kulesine tırmandı ve “en arkadaki kalabalık grup”a söyledi şarkılarını. Kendisinin festival alanını teftişi ışık kulesiyle sınırlı kalmadı, ne kadar konteynır ve bar varsa tırmandı adam, belki biz bile o kadar gezmemişizdir festival alanını. Sahneye döndüğünde de bir durup soluklanmayı tercih etmeyen solistimiz, davul, kolon, hoparlör, ne bulduysa üzerine çıktı. Hatta sahnenin yan demirlerine bile tırmandı ki Rock’n Coke 2009’da kendilerini izleyenler böylesi bir performansa hazırlıklıydı muhtemelen, ancak ben dahil diğer herkesin beklentilerinin çok üzerinde bir konser deneyimi yaşadığından eminim. Ricky Wilson kolonların üzerine çıkıp yumruğunu havaya her kaldırışında benim gözümün önüne Freddie Mercury geldi biraz. ‘Ruby’ bana göre konserin doruk noktasıydı, şarkı tam bir festival marşı, bağıra çağıra söylemek büyük keyifti. Seyircileri olta gibi kullandığı mikrofonuyla bir bir yakalayan, ancak tefini ayağıyla havalara atıp atıp bir türlü yakalayamayan, veda konuşmasında o gece hasta hasta sahneye çıktığına inanmamızı bekleyen, sahne haricindeki her yerde şarkı söyleyen hiperaktif bir soliste sahip grup Kaiser Chiefs kapanışı ‘Oh My God’ ile yaptı ve ekledi, “We’re Kaiser Chiefs, you’re Istanbul! See you next time!”. Zihinler bir süre için Soundgarden’ı unutmuştu.

Ancak bu zihin tutulması uzun sürmedi. Soundgarden çok geçmeden sahnedeydi. Kim Thayil, Ben Shepherd ve Chris Cornell’i bir arada gördüğüm an grunge sever bünyem için şok etkisi yarattı, ilk birkaç şarkının nasıl geçip gittiğini anlamadım bile. Ardı ardına çalan, üç favorim, ‘Outshined’, ‘Black Hole Sun’ ve ‘Jesus Christ Pose’ beni kendime getirdi, neyle karşı karşıya olduğumu tekrar anladım, o an orada olmak için her şeyi yapabilecek olan liseli Ege’ye göz kırptım, üzerimdeki hayali depresyon hırkama sıkıca sarıldım ve konserin keyfini çıkardım. Ancak aynı şeyi basçı Ben Shepherd için söylemek pek mümkün değildi. Sahneye inanılmaz coşkulu bir giriş yapan Shepherd, daha ilk şarkıda gitar telini kopardı, 1-2 dakika tamir etmeye uğraştıysa da başaramadı ve sorunu gitarı yere çarparak çözdü. O andan itibaren yüzü bir daha gülmedi ve konser sonunda sahneye asılmış olan elektronik saati yerinden sökene kadar da bir atraksiyonu olmadı kendisinin. Ancak konser sonuna gelmeden önce anlatmak zorunda olduğum bir şey var. Hangi şarkı sırasında hatırlamıyorum, ancak bir an oldu ki, Chris Cornell penasını seyirciye doğru fırlattı, seyirciye doğru dediğim de, resmen bana doğru aslında ama hiç üzerime alınmıyorum ben. Çünkü bugüne kadar gittiğim hiçbir konserde pena, baget ya da setlist kapamamış bir insanım. Pena bana doğru süzülürken o saniyeler içinde düşündüklerim bunlardı, “Hah” dedim, “Yine şanslı birisi konserden eve penayla dönecek”. Baya göz hizamdayken bile pena, kadere boyun eğmiş kaslarım harekete geçmiyor, elimi uzatsam kapacağım penaya karşı küs sevgili triplerine giriyordum, elim gitmiyor. Neyse ki pena delikanlı çıktı da, pıt dedi göğsüme çarptı, karnımda kitlenmiş avuçlarımın içine düşüverdi. İlk konser penamın Chris Cornell’in elinden çıkmış olması güzel oldu, anlamlı oldu. Elimdeki penanın coşkusunu Ceylan’la paylaşmak için konserin sonunu zor ettim. Konserin sonu demişken, grumpy cat Ben Shepherd’ın sahnedeki saati sökmesiyle kendini belli eden sıkıntı, grubun bise bıraktığı ‘Rusty Cage’i çalmak için sahneye tekrar çıkamamasıyla ayyuka çıktı. Her ne kadar İstanbul sevgisini, “Istanbul is other worldly, it’s beautiful!” diyerek dile getirmiş olsa da Chris Cornell, konserin 12’de bitme zorunluluğundan ötürü “bissiz vedasız”(sessiz sedasız gibi) konseri bitirdi. Ardından sahneye çıkan bir insan, sahnede ne bulduysa seyircilere attı. Bagetler ve setlist sahiplerini hemen buldu, ancak kimse sağ tarafa doğru süzülen küçük penayı farketmedi, ben hariç. İnce bir saha çalışması yapıp bulduğum o penayı da Ceylan’a verdim, elimizde penalarımız, ilk günün yorgunluğu ve ikinci günün heyecanıyla Küçükçiftlik’den ayrıldık.

ceylanertem

 

7 Haziran günü de festival alanına teşrifimiz, 6 Haziran’la benzer saatlerde oldu. Sahnede bizi karşılayan Ceylan, Ertem’di. Ceylan Ertem kıkırdak performansıyla keyifli anlar yaşattı biz izleyenlere. Ceylan Ertem’in Anima grubu sonrası solo işlerini pek takip edebildiğim söylenemez ancak sesini çok beğenmemek çok zor, dinleyenler bilir. Özellikle, o gün Bergen’den ya da Yıldız Tilbe’den söylemediği için oluşan arabesk açığını kapattığı “Zaman ilaç mıdır yoksa kalbini yavaşça yaran yoran bir bıçak mıdır?” ağıtlı şarkı konserin doruk noktasıydı bence. İlk kez dinlediğim bu şarkı festivalin aklıma bıraktıklarından oldu. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, Cenk Erdoğan’ın udvari gitar soloları ve grubun şarkılarını zenginleştiren geri vokaller çok başarılıydı.

Ceylan Ertem’in ardından sahneye çıkan Rebel Moves, bugünün FOMAsıydı benim için. Arkada oturup kahve içerek maruz kalmaya karar verdik kendilerine. Müzikleri esintilerini taşıdığı Cem Karaca, Barış Manço ve Grup Vitamin’den Gökhan Semiz’i mezarlarında ters döndürmüştür; Replikas, Manga, Barbaros Hayrettin ve Linkin Park’a da mezarda en az 1 dönüşün rezervasyonunu yaptırmıştır diye düşünüyorum. Tabi festival hazırlıklarını ve kurdukları sahne düzenini övmeden bitirmemeliyim kendilerine ayırdığım paragrafı, Rebeli öldür, hakkını ver.

wildbeast

 

Sırada Wild Beasts vardı. Her tarafından yetenek akan grubun müziği tek bir kelime getirdi aklıma: Harmoni. Bu harmoni orkestrası birbiri ardına sıraladı güzel parçalarını. Hayden Thorpe’un seyirciyle gönül dostları kıvamındaki muhabbeti hoş, bas gitar eşliğindeki vokali sıradışıydı. Ancak grubun parlayan ismi Tom Fleming’di. Yer yer harmandalı, yer yer kolbastı tarzı danslarını görmezden gelirsek, Antony Hegarty’i andıran vokalleri ve All the King’s Men şarkısındaki çığlık şovuyla Wild Beast’i takip etme sebebim haline geldi Fleming. Ben Little’ın grubun her tarafından yetenek akıyor yorumumun boş olmadığını kanıtlamak istercesine gitarını keman yayıyla çaldığı dakikalar da konserin renkli anlarındandı.

Wild Beasts’den sonra, Ceza’yı beklerken sahnede esrarengiz şişeler belirdi. Ceza’nın sahne şovunun bir parçası mı acaba diye düşünürken 4 şirin adam fırladı sahneye. Şişeleri kafalarına dikmeseler de, boyunlarına astılar ve başladılar öttürmeye. Yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına belirteyim, Danimarkalı 4 adamdan oluşan Bottle Boys, boyunlarına astıkları şişelere üfleyerek müzik icra eden bir grup. Şişelere mi üflemektir o yoksa şişeleri mi üflemektir emin değilim, ancak Poker Face, Call me Maybe, Şımarık gibi şarkıları şişeden dinlemek ayrı bir tecrübeymiş, ondan eminim. Billie Jean çalmadan önce “Feel free to moonwalk” diyerek güldüren, Arkadaşım Eşşek’i çalarak bizi şaşırtan ve Gangnam Style’la efsane bir kapanış yapan grup kendini çok sevdirdi. Sahnede epey kaldılar, öyle ki “Ceza iptal mi oldu acaba” diye endişelenmekten kendimi alamadım. Eski rapçilerden bendeniz için bugünün önemli olaylarından bir tanesiydi Ceza konseri.

ceza

 

Şişeler sahneden aşarı yuvarlandıktan sonra, Emre Kula, Cenk Turanlı ve Mehmet Demirdelen belirdi sahnede. Bir süre sonra da bütün enerjisiyle Ceza. Şarkılarını rock altyapısıyla hazırlamış olan Ceza her festivalde sahneye çıkması gereken bir adam olduğunu gösterdi performansıyla. Ceza yaptığı işe çok hakim, olanca hızla ağzından çıkan kelimelerin her biri kristal netliğinde ve kelimeleri kulaklarımızdan girip zihnimizde yanyana geldikçe oluşan anlamlar elmas kıymetinde. Eski bir Ceza dinleyicisi olarak konserdeki rock altyapısının, albümlerdeki altyapının yetişemediği öfkeli liriklere çok büyük başarıyla eşlik ettiğini düşünüyorum. Ceza’nın 15 yıl önce yine bir Massive Attack konseri öncesi ön grup olduğunu ve şu an da bundan büyük mutluluk duyduğunu anlatırken “Massive Attack da arkada aynı şeyi söylüyormuş, onlar da çok heyecanlı” diye eklemesi adamın tadına tat kattı. Ceza seyircileri özlemiş, biz de onu. Şarkı aralarında sıraladığı disslerle birlikte tam zamanlı bir Ceza konseri izledik, nicelerine…

trentemoller

 

Ceza konserinin bitişi benim için, daha iyi görmeliyim, daha iyi duymalıyım stresinin bittiği, festivalin bitmesine, beklentisiz beklediğim iki konser kalması anlamına geliyordu. Trentemoller epey bekletti, ya da bilmiyorum belki de bana öyle geldi beklentisizlikten. Takip etmediğim bir gruptu ancak o denli elektronik bir müziği, über canlı bir şekilde çalmaları takdire şayandı. Küçükçiftlik’i kusursuz bir açık hava diskosuna çevirdiler. Ben kendilerinin canlı performanslarını, kopma müziği olarak tanımlamışım not defterimde, çünkü Trentemoller müziğinde kendini kaybetmiş bir kızdan kopan yumruk geldi kafama çarptı. Ayrıca Lisbet Fritze ve Marie Fisker’in robot-pandomim karışımı dansları keyif vericiydi. Massive Attack öncesi seyirciyi yükseltme konusunda çok başarılı olmuş bir halde indiler sahneden. Festivalin ikinci headliner’ı için herkes hazırdı.

massiveattack

 

Ben 7 Haziran 2014’e kadar, bünyemi bir şekilde Massive Attack’dan korumuşum. Karanlık müziklerine bir gözyaşı damlası kadar bulaşmışım sadece. Ancak o gün Küçükçiftlik’de bir gözyaşından fazlası, bir sel vardı. Tekrarlıyorum, Massive Attack’la etkileşimim Teardrop şarkısı kadardı benim ve başıma geleceklerden habersiz dikiliyordum nispeten tenha bölgelerinde konser alanının. Massive Attack muhteşem bir görsel şölenle çıktı karşımıza. Düşük tempoda başlayan konserde ilk 3 şarkıyı sıkılarak ve sahnenin arkasındaki dev LED ekranda yazmakta olan ilaç isimlerini okuyarak geçirdim. Ancak 4. şarkıyla birlikte kendini Massive Attack müziğine bırakmış insan denizinde bir dalga da benmişim gibi hissetmeye başladım. Tüketim çılgınlığı temasıyla devam ederken LED ekranda akan kelimeler, müzik de siyah bir mürekkep gibi işlemeye başlamıştı içimize. Kaynayan, fokurdayan, sallanan, dans eden, kıpırdayan, kıpırdanan, kendini tamamen Massive Attack müziğine kaptırmış insanlardık artık. Teardrop ve Angel konserin benim adıma doruk noktalarıydı. LED ekranla ilgili asıl söylemem gereken şeye gelmeden önce, dünyanın kanını emen şirketlerin logoları birbiri ardına çarparken yüzümüze, Özgün Tur logosu dikkatimi çekti benim, arada kaynamış sanki Özgün Tur, beni gülümsetti. LED ışıkların en anlamlı olduğu dakikalar ise, Gezi olaylarında hayatını kaybeden insanların isimlerinin, zihinlerimizden çıkıp LED ekranda belirdiği anlardı. “Katilleri dışarda” kelimeleri hem ekranda, hem zihinlerimizde yankılandı. Massive Attack headliner nasıl olur dersi verdi bence adeta, coşku festivalin ilk gününe göre çok daha fazlaydı bugün.

Beklentilerin ötesinde bir haftasonu geçti Yüzdeyüz Fest’le. Küçükçiftlik Park’ın festival alanı olarak düzenlenmesini beğendim, ancak herkesin dile getirdiği, diamond ve golden circle’ların genişliğinin yarattığı sıkıntıyı ben de bir kez daha dile getireyim yazımı bitirirken. Bunun yanında söylemek istediğim, Soundgarden gibi bir grunge efsanesi getiriliyorsa Türkiye’ye, Türkiye’den de grunge müzik yapan ve bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki gruplardan bir ikisi festival programına dahil edilebilirdi. Buz ve Frapan benim aklıma ilk gelenlerden. Duman’sa aklımdan hiç çıkmayanlardan. Velhasıl kelam, geldik bir festivalin daha sonuna, “Festivaller bitmeye!” haykırışlarıyla huzurlarınızdan ayrılıyor, esenlikler diliyorum.

Fotoğraflar: Ceylan Sayın