179129_523565991024001_1335143585_n

Depeche Mode… Ne denilebilir ki?  Eğer siz okuyucular benimle empati yapacak olursanız, işimin kolay olduğunu düşünürsünüz. Efsanevi grup Depeche Mode’u yazmak ne kadar zor olabilir? O kadar çok bahsedilecek şey var ki. Müthiş sözlerin sahibi efsane duygusal insan Martin L. Gore’dan mı bahsedeyim, kadınları hayranlıktan; erkekleri kıskançlıktan titreten harika sesli, inanılmaz karizmatik Dave Gahan’dan mı?

Yoksa müzik tarihine damgasını vurmuş koskocaman yeni bir akım (New Wave) yaratmalarından mı bahsedeyim, arada sırada birden önümüze sundukları o müthiş single’ları ile ortalığı sallamalarından mı? Single’ların öne çıktığı albümlerin derinliklerinde yatan, pek bilinmemiş onlarca kaliteli şarkısı olmasından mı?

Bir çok efsane sayılabilecek grup tarafından şarkılarının coverlanmak için kapışılması mı daha önemli, birçok efsane filmin soundtrack’lerinde en önemli sahnelerde kullanılması mı? Avrupa müziğine kıl olan Amerika’da bile bir konserlerinin biletleri satışa çıktıktan 24 saat sonra tükenmesini göz ardı mı edeceğiz?

17 Mayıs Cuma (bugün) günü İstanbul’a geldiklerinden, sanırım hepsinden söz etmemiz gerekiyor. Bunlardan söz etmemiz için de, eskiyi önünüze sermeliyiz. Böylece hem konserden önce hafızanız tazelenir, hem de grubun önemli albümlerini yakından tanırsınız.

 

125877-a

A Broken Frame (1982)

“Heard the lies and I felt cold, it broke my heart and I lost control…”

Gönül isterdi ki her albümünü teker teker inceleyelim, her kaydını teker teker dinleyelim, her riff’i hissedip buraya yazalım, şarkı sözlerini analiz ederek Martin L. Gore’un o şarkıyı yazarken ki promil miktarını ortaya koyalım… Ancak bu mümkün değil çünkü yerimiz ve zamanımız kısıtlı.

Depeche Mode’un 82 tarihli ikinci stüdyo albümleri A Broken Frame. Şarkılardan önce albüm kapağından bahsetmek istiyorum. Tek kelimeyle mükemmel bir dizaynı olan kapak, elinde orak tutan bir köylüyü gösterir. Basit gibi görünse de, ki basit olsa da, ilginç bir şekilde sizi içine çeken bir resimdir kapaktaki.

İleride bir dolu elektronik müzik grubuna ilham verecek olan bu hüzünlü albüm, Depeche Mode’un kendini tam anlamıyla duyurmasına yarar. Her ne kadar Martin L. Gore’un daha sonraları başarısız bulduğunu açıkladığı bir albüm olsa da, bana göre en iyi albümleri arasındadır.

 

some-great-reward

Some Great Reward (1984)

“I want somebody to share, share the rest of my life…”

Müzikle biraz uğraşan, müzik ile biraz ilgilenen insanların (ki bu kişilere rahatlıkla bu derginin okurları, sizler diyebiliriz) bildiği üzere, 80’lerde müzik piyasasında belirgin bir çiğlik vardı. Ne yazık ki Depeche Mode da bu çiğlikten nasibini biraz da olsa almıştı.

Ancak bakacak olursak, aynı anda onunla birlikte çıkan diğer grupların diğer albümlerinin yanında bir ütopya sayılabilir Some Great Reward. Yine bizlere ilginç kapağıyla merhaba diyen albümden burada bahsetme sebebim, elbette efsane şarkıları Somebody’dir (People are People da unutulmamalıdır). Klasik bir şekilde Martin Gore’un yazdığı şarkı, marjinal bir şekilde Dave Gahan tarafından değil, yine Gore tarafından seslendirilmiştir. İyi de olmuştur çünkü müthiş hüzünlü, duygusal şarkıya tam oturan sese, melankolik insan Gore sahiptir.

Ayrıca Somebody’nin benim için, hatta Türkçe bilen herkes için başka bir özelliği de vardır. Hakan Günday’ın ilk ve en iyi romanı Kinyas ve Kayra’da, Kinyas adlı karakterin hayatın anlamsızlığı üzerine bunalıma girdiği dönemlerde (ki bu dönemler kitabın tamamını kapsayabilir), bir barda AIDS taşıyan bir kadınla dans ederken arka fonda bu şarkının çalması oldukça manidardır. “I want somebody to share the rest of my life” diye başlayan şarkı eşliğinde AIDS taşıyan bir kadınla dans etmek, yalnızca Hakan Günday’ın zihninde oluşabilecek sosyopat bir durumdur.

 

cover

Black Celebration (1986)

“Your optimistic eyes, seem like paradise, to someone like me…”

Black Celebration birçok Depeche Mode severin favori albümü olması ile dikkatleri üzerine çekmektedir. Hatat 1986 – 1997 arasındaki efsane albümlerin ve kayıtların başlangıcı sayılır.

Albümü sıfatlarla ele alacak olursak; naif, masum ve karanlık kelimelerini seçebiliriz. Hepinizin bildiği gibi sevgili okurlar, şarkılar canlıdırlar, birer ruhları vardır. Kelimeler de öyle. Bu kelimeler benim tarafımdan boşa seçilmedi. Dinleyelerin müzik algılarını tümüyle değiştiren bir albüm 80’lerde karşımıza çıktı, daha önce de bahsettiğim, Depeche Mode’un da yakalandığı, 80’ler çiğliğinden tamamen sıyrıldıkları bir albüm oldu.

Albüm kapakları başlı başına başka bir konu olan Depeche Mode, yine efsane bir kapakla gelmiştir. Bilimkurgu afişini andıran kapağındaki siyah bayraklar asılmış gökdelenler ve lale resimleri, göstergebilim tutkunlarına mesai çıktığının göstergesidir.

Albümle aynı adı taşıyan Black Celebration ve bunun yanında World Full of Nothing, a Question of Lust ve Black Day albümün oldukça başarılı şarkılarındandır.

 

music-for-the-masses

Music for The Masses (1987)

“Because you have to make this live livable, but when you think I’ve had enough…”

Dahi grup Depeche Mode’un, 80’lerde çıkarttıkları son ve tek kelimeyle mükemmel albümü: Music for The Masses. Önceki albümüyle de çıtayı oldukça yükselten grup, bu albümdeki müthiş çıkışıyla, müziğindeki ve sözlerindeki inanılmaz kalite artışıyla, rahatlıkla “best of” denilebilecek bir albüm yapmışlardır.

Muhteşem bir kimya, muhteşem sözler, müzik ve vokal birleşince, ders niteliğinde bu albüm ortaya çıkmıştır. Albümün içindeki parçaları tek tek saymaya ve açıklamaya kalksak yerimiz yetmez, zira hepsi ayrı ayrı birer baş yapıttır. Never Let Me Down Again adlı inanılmaz kayıt ile başlayan albüm,muhteşem sözlerin yazarı Martin Gore’un aynı zamanda seslendirdiği, bilek kestirecek hüzündeki The Things You Said ile devam eder. Strangelove hakkında yorum bile yapmama gerek yok, Depeche Mode’un en iyi 5’i arasına rahatlıkla girebilir (ki OLDUKÇA üretken bir gruptur). Daha şimdiden bir dolu yazdım, ama henüz albümün yarısına bile girmedik. Gerisini özetleyecek olursak, Sacred, Little 15 ve Behind The Wheel yine müthiş kayıtlardır. Behind The Wheel ile bir femme fatale’yi anlatan Martin Gore, Sacred ile adından da anlaşılabileceği üzere gecenin 2’sinde alkol almaya çıkartır.

Albümün ismini birebir Türkçe’ye çevirirsek Piyasa İçin Müzik anlamına geliyor. Tam olarak ne anlatmak istediklerini bilmiyoruz ama, Türkçe’deki argo anlamı “sıradan, ucuz” olan Piyasa kelimesinin hiçbir şekilde bu albümün sıfatı olamayacağını biliyoruz.

 

depeche-mode-violator-album-cover

Violator (1990)

“That’s all there is, nothing more than you can feel now…”

1986’da çıkarttıkları Black Celebration ile başlayan müthiş çıkışın ardından, Music for The Masses ile iyice çıtayı yukarıya çıkartan Depeche Mode, yapılmaz denileni yapmış, 2 günlük ömrü kaldı denilen kanser hastasını yaşatmış, iki koluna birden ampütasyon yapılacak çocuğun yüzünü güldürmüş, imkansızı başarmış ve ortaya çok daha kaliteli bir albüm ortaya çıkartmıştır.

Halihazırda Music for The Masses bu kadar iyiyken, bunu nasıl başardılar sorusunu hala kendime sorarım. Mantıklı bir cevap vermek imkansız, ancak büyük gruplar asla mantıklı işler yapmazlar, bizleri her zaman şaşırtırlar. Depeche Mode’un en çok satan albümünü ilk kez dinleyenler, “Best Of” albümü sanabilir. Zira her şarkı ayrı ayrı birer hit, birer başyapıt. Tek kelimeyle göz kamaştırıcı.

World In My Eyes adlı müthiş sözlerin sahibi, The Cure tarafından da coverlanmış giriş şarkısıyla başlayan , saykodelik melodili depresif Sweetest Perfection ile devam eden albümün patlama noktası, hiç şüphesiz 3. Kaydımız Personal Jesus’tur. Dünya üzerinde yaşayan ve 20 yaşından büyük olan bir insanın bu şarkıyı en az bir kere duymamış olma olasılığı yoktur, olamaz. Akılda kalıcı, zihin patlatıcı, erotik ve delice yapılmış melodisi; bir dönemin gençliğini İngilizce öğrenmeye yönelten dahice sözleri ile birleşince, böyle bir hit’in ortaya çıkmasında geç bile kalındığını anlarız.

Artık aşk acısı çekmekten ciğeri solan Martin Gore’un bir yapıtı daha olan Halo ile devam eden albüm, fazla bilinmese de müthiş bir melodiye ve sözlere sahip olan Waiting For The Night ile iyice zirveye çıkar. Artık dahası da olmaz, gerisi vasat şarkılardır diyenler orada dursunlar. Henüz bombayı patlatmamışlardır: Enjoy The Silence. Hangisi daha popüler, hangisi daha çılgın gibi konularda tek rakibi Personal Jesus olan kayıt, mükemmel sözleri ve dahice yapılmış duru müziği ile bu kadar ünlü olmasıyla bizi şaşırtmamıştır.

Ve evet burada da bitmedi, daha yine de tek tek incelenmesi gereken, hızlıca söyleyip geçtiğim için vicdanımın sızladığı, ama daha da uzatırsam editörümün benim başka yerlerimi sızlatacağından korktuğum için böyle yapmam gereken 3 kayıt daha var. Policy of Truth, Blue Dress, Clean. Bu şarkıları betimlemeye çalışmayacağım, tek yapacağım şey DİNLEYİN demek olacak. Bu mükemmel albümü dinleyin, baş ucunuza koyun ve bir an olsun ayırmayın, zira orada sonsuza kadar kalmayı hak ediyor.

 

Depeche-Mode-Songs-Of-Faith-And-Devotion-Album-Cover

Songs of Faith and Devotion (1993)

“…The pain I’ve been subjected to, but the lord himself would blush…”

Depeche Mode’da şarkı sözlerinden sorumlu personel Martin Gore olduğuna göre, büyük ihtimalle albüm isimlerini de o koyuyordur. Bu albümde neye olan inancı ve bağlılığını anlatmaya çalışmış bilmiyoruz ama, bizlerin Depeche Mode’a tıpkı bir din gibi inanmamızı ve bağlanmamazı sağlayan bir albüm çıkarttıklarının bilincindeyiz.

Fatih Akın’ın yönettiği çarpıcı film Duvara Karşı’nın, filmin en önemli anında, esas oğlanın arabasını tam gaz duvara karşı sürdüğü anda çalan I Feel You ile başlayan muhteşem albüm, en az Personal Jesus ya da Enjoy The Silence popülerliğinde olması gereken ancak ne yazık ki olmayan mükemmel kayıt Walking In My Shoes ile devam eder…

Tek tek şarkıları yazıp açıklamaya çalışmayacağım, zira önceki yaptıklarımdan sonra bir çiğlik hissettim, ben bu şarkıları betimleyecek kadar iyi bir yazar değilim, ayrıca bu kadar mükemmel melodileri ve sözleri birkaç cümlede açıklamak bu kayıtlara haksızlık olur. Özellikle bu albümün kayıtlarına, çünkü Depeche Mode 8. Stüdyo albümleri olan Songs of Faith and Devotion’da, iyice olgunlaşmış ve sözsel ve müzikal anlamda çıtayı oldukça üstlere taşımışlardır.

 

Depeche Mode - Ultra - Front 

Ultra (1997)

“Step out of your cage and onto the stage, it’s time to start playing your part…”

 Yazının başından beri sürekli bir Dave Gahan’dır, Martin Gore’dur gidiyor ancak bu grupta en az onlar kadar etkili ve kaliteli bir müzisyen daha vardı: Alan Wilder. Devotional Turnesi sonrasında, yeterince takdir edilmediğini düşündüğünden dolayı (ki bunun için onu suçlayamayız) grupla yollarını ayıran Alan Wilder’dan sonra, grubun bazı hayranlarına göre hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır. Bana kalırsa bu kadar abartmaya gerek yok, doğal bir şekilde biraz tarzlarında değişim olmuştur ancak ortaya çıkan işler hala iyidir.

İşte 1997 yapımı Ultra albümü, Alan Wilder’sız yapılan ilk albümleridir. Bu arada Dave Gahan yeterince karizmatik olduğuna kendini ikna edememiş olacak ki, bir de altın vuruş deneyeyim bakalım karizma daha nerelere gidiyor diye düşünmüş. Zor hayata döndürmüşler,  buna bağlı olarak albüm çalışmaları oldukça zorlaşmıştır.

Albüme geçecek olursak, albümün hit parçası It’s No Good ile başlamak isterim. Ve sağlık sorunları (!) çekmekte olan Dave Gahan’ın klibindeki hareketlerinden ve müthiş karizmasından. Mükemmel bir melodinin üzerine oturtulmuş, kendinden son derece emin bir erkeği anlatan sözler ile harmanlanan şarkı, Depeche Mode’un en büyük hitleri arasına girmeyi başarmıştır.

Bunun dışında; Freestate, The Love Thieves, müthiş Insight ve inanılmaz Sister of Night bu albümün yükünü sırtlayan sağlam kayıtlardır.

 

 

playing-the-angel

Playing The Angel (2005)

“If god has a master plan that only he understands, I hope it’s your eyes he’s seeing through…”

Depeche Mode’un 2000’lere merhaba diyen albümü Exciter’a yer vermedim çünkü hadi gelin itiraf edelim, çok da iyi bir albüm değildi. Alan Wilder’ın ayrılmasından sonra grupta başlayan vasatlık, Exciter’a da yansımıştı. Ancak 2005 çıkışlı Playing The Angel albümü, Daft Punk’un yeni şarkısı Get Lucky’de bu günlerde sürekli duyduğumuz gibi, “Like the legend of a phoenix, our ends were beginings” durumu oluşturmuş ve Depeche Mode eski havasını tekrar yakalamıştır.

İçinde Dave Gahan’ın da yazdığı şarkılar bulunan albümün yıldızı şüphesiz ilk single’ları da olan Precious’dur. Yine alıştığımız gibi, artık sıfatlarım tükendi, müthiş sözler ve müthiş melodi birleşmiş ve Precious Depeche Mode’un artık oturacak yer kalmayan VIP koltuklarının arasına sıkışmıştır.

Kıymetlimiz Precious dışında, Nothing’s Impossible, a Pain That I’m Used to, Suffer Well, The Sinner In Me, Damaged People gibi parçalar da albüme damgasını vurmuştur. Neden tek tek yazıyorum ki? Albüm tek kelimeyle harika ve her bir kayıtın dinlenilmesi gerekiyor.

 

Depeche_Mode-Sounds_Of_The_Universe-Frontal

Sounds of The Universe (2009)

“There’s something wrong with me chemically, something wrong with me inherently…”

2000 çıkışlı Exciter değişimin habercisi olduysa, 2005 tarihli Playing The Angel Depeche Mode için değişimin adı olmuştu. Eski havasını tekrar yakalayan grup, Sounds of The Universe’de de tam gaz en iyi yaptığı işe; kulaklarımızı orgazm etmeye devam etmiştir.

Yine bir albüm, yeni bir albüm; yine bir çıkış parçası, yeni bir klasik: Wrong. Harika sözleri, mükemmel ve gaz melodisi, tam bir sanat eseri olan klibiyle Wrong, bizlere albümün gümbür gümbür geldiğininin habercisidir.

Albümü bu kadar övmeme rağmen, itiraf edecek olursak bir Violator ya da Black Celebration değil. Ancak yine de içinde In Chains, Fragile Tension, Miles Away gibi kaliteli işler olduğu yadsınamaz.

Albümün Wrong dışında pek sevilmemesinin sebebi, Depeche Mode’un yeni bir şeyler deneme isteği olmuştur hiç şüphesiz, bu da dinleyiciye yabancı gelmiştir. Ancak yine de sadece Wrong değil, yine her şarkı tek tek dinlenilip, hakkının verilmesini gerekiyor.

 

Delta Machine

Delta Machine (2013)

Sometimes I slide away silently, I slowly lose myself, over and over…”

 Ve işte geldik günümüze, bu kadar uzun bir yazıyı yazma sebebime: Depeche Mode’un yaptığı Delta Machine turları kapsamında 17 Mayıs’ta sizlere buluşacak. Ben kime diyorum ki? Bu yazıyı buraya kadar okuyan herkeste o biletlerden vardır. Sizleri çok kıskanıyorum.

Yazıya başlarken şarkılardan birinin sözlerinden bir tutam alıp yazmaca üslubumu fark etmişsinizdir. Bu seferkini albümün ilk çıkış single’ı Heaven’dan alma sebebim ise, “aha lan koş Depeche Mode single çıkartmış” diye linklere saldırdıktan sonra, o müthiş giriş melodisiyle birlikte giren Dave Gahan’ın sesi eşliğinde bu cümlelerin okunmasının ruhta yarattığı etkidir: Aynı orada dediği gibi, şarkı başladıktan sonra yavaşça kayboluyorsunuz, kendinizi tekrar ve tekrar kaybediyorsunuz.

Albümün ikinci çıkış single’ı Soothe My Soul ile dans riffleri ile birleştirilmiş klasik bir Depeche Mode şarkısı. Klasik dediğime bakmayın, asla bir hit olamayacak ancak oldukça güzel bir melodiye sahip. Albüme geçecek olursak Welcome to My World ile sizleri buyur eden grup, davulların öne çıktığı Angel ile bizleri takip etmeye başlıyor.

Depresif Broken ile birlikte Should Be Higher, Soft Touch / Raw Nerve albümün öne çıkan şarkıları. Konsere gidecekler Goodbye’ı da ezberlemeyi unutmasın, bir klişeyi gerçekleştirip konseri bununla bitirme olasıkları yüksek çünkü.

Albüm çok iyi olmasa da, canlı stüdyo kayıtlarını izlerseniz Dave Gahan ve Martin Gore’un nasıl yaşlandığını görebilirsiniz. Bu şarkılara tek tek nezaketle, kibarlıkla, naif bir şekilde yaklaşın, bir daha başka bir Depeche Mode albümü göremeyebiliriz.

 

179909_523566281023972_2098301250_n

Bitirirken

Kıyamet bugün gerçekleşse, ikinci bir Nuh’un Gemisi vakası yaşansa ve kurtarılacak 10 tane grup/şarkıcı seçme fırsatı bizlere sunsalar, Depeche Mode kesinlikle o listedeki yerine güle oynaya girerdi. Depeche Mode türünün en iyi örneği, hatta türünün yaratıcısı; daha sonraları alternatif rock eksenine kaysa da, bu türün de başarılı bir temsilcisi.

Umarım yazı yararlı olmuştur, konsere gidecek ve daha önce de belirttiğim gibi benim çok kıskandığım arkadaşların hafızalarını tazelemiştir. Bunun yanında konsere gitmeyecek olan, hatta Depeche Mode ile yeni tanışan (böyle bir şey mümkünse tabii) arkadaşlara da bir rehber olur. Depeche Mode büyük bir grup, 1-2 şarkısı bilinip geçilecek bir grup değil, din kitabı gibi hatmetmeli, içine sokmalı, ruhta yaşatmalı…