T

ozlu Raflar’ın dördüncü haftasında, biraz daha gerilere gidiyor, arabamızı 50’lere doğru park ediyoruz. Elimizde The Liverpool Five, The Other Half ve The SoulBenders’dan oluşan özgün bir karışım var bu kez.

Dönemin tüfeklerinden Chuck Berry, Eddie Cochran ve Gene Vincent‘ın yoğun Amerikan Rüyası tadındaki “bluesy” tarafıyla, The Kinks, The Hollies ve Small Faces gibi bir “yere yetişecekmiş gibi” acele eden “beat” müziğini en eğlenceli şekilde birleştiren Liverpool Five’dan söz ediyorum. İngiltere dışında daha başarılı sayılabilecek grup, Hollanda, Almanya, İsviçre ve Avusturya turnesinden sonra Japonya’da düzenlenen Olimpiyat Yarışları’na davet edilmelerinin ardından Amerika’ya zıplayarak kariyerlerinde tavan yaptı.

Temmuz 1965’te Los Angeles’ın Hollywood Bowl sahnesinde The Byrds ve The Beach Boys’un ön grubu olarak çıkan The Liverpool Five, bir British Invasion grubundan çok daha öte olduklarını, “She’s Mine” parçasıyla kanıtlayarak kariyerlerinde yükselmiş ve ardından takip eden “Let the Sunshine In” ve “Heart” parçalarıyla da kafaları karıştırmayı başarmıştır.

Los Angeles dışında The Doors’un müziğini “garabet” olarak adlandıran medyanın kirli elleri, The Other Half gibi Kaliforniya kökenli gruplara da sıçramış olacaktı ki, San Francisco’ya göç edip müziklerine burada devam etmeyi seçtiler. Haight-Ashbury tayfasına yakından ilişmiş olmaları, müziklerini sektöre sokmak için mantıklı bir hamle olarak gözükse de, saykodelik, garage ve belki de ilerleyen senelerde bir muhalif etmen olarak karşılarına çıkan punk türünü de araya sıkıştırmaları, bir cemaate ait olmadan müzik yapmak anlamında alkışlanacak bir hareketti. İlk albümlerinden Flight of The Dragon Lady parçası, hızlı temposuyla başlayıp kızgın bir sesle sürdüren, psychedelic müziği punk tarzı bir vokalle bastırmasıyla da ilgileri kısa zamanda kendilerine çeken grupla ilgili bir diğer ilginç detay da, gitarist Randy Holden’in The Yardbirds yerine The Other Half tayfasına katılması . Bu nasıl yorumlanır varın siz düşünün.

The Soulbenders’in kendi halinde şekillenen kariyerine baktığımda, aslında söylenecek çok da bir şey olmadığını fark etmek, insanı bu gençlere daha da yakınlaştırıyor. 1967’de piyasalara sürdürdükleri “I Can’t Believe In Love” parçası, birkaç genç arkadaşın kendi aralarında “bir şeyler çalmak için” düşüncesiyle çıktıkları yolculuğun en güzel zamanı olarak akıllarda kalmış. Parçanın klibi grup elemanlarının kendi kameralarından çekilerek televizyonlara düştüğünde, belki de dinleyicinin The Soulbenders’a karşı duyduğu naif düşünceler kabarmıştır, kim bilir?