“Duvara Karşı ne lan? Gegen Die Wand onun özgün adı” diyen entelleri duyar gibiyim. Arkadaşlar lütfen. Şu ana kadar hangi soundtrack yazımda özgün dili kullanmadım? Bildiğiniz gibi Duvara Karşı, Türk-Alman ortak yapımı bir film. Yönetmeni Fatih Akın. Ve isminin Türkçe’ye çevrilmiş hali mükemmel. O yüzden yüksek müsadelerinizle bu isimi kullanmak istiyorum.

Başrollerinde müthiş oyuncu Birol Ünel, ismi duyulduğunda özellikle Türk erkeklerinin yüzünde nedensiz bir gülümseme oluşmasını sağlayan Sibel Kekilli, en son Behzat Ç.’de Memduh Başgan olarak bildiğimiz aşırı yetenekli tiyatrocu Güven Kıraç ve güzeller güzeli Meltem Cumbul’un olduğu film, boktan bir işi ve yaşamı olan, depresyondan depresyona koşan Birol Ünel’in, aşırı derecede alkollendikten ve kokainlendikten sonra, arabasıyla, arkada filmin ruhunu oluşturan şarkı çalarken, saatte 100 km ile gaza basarak, duvara karşı sürmesiyle başlar. Ne yazık ki, bu tüm zamanların en karizmatik intihar sahnesinden sonra Birol Ünel ölmez ve psikiyatri kliniğinde, onun ismini sorduktan hemen sonra ona evlenme teklifi eden Sibel Kekilli ile tanışır. Ve olaylar gelişir 

Depeche Mode – I Feel You

“Where heaven waits, those golden gates, and back again; you take me to, and lead me through, oblivion…”

Bu şarkıyı bilmeyenimiz yoktur herhalde. Depeche Mode’un en başarılı şarkılarından biri. Ancak gözümüzde bu kadar değerli olmasını sağlayan şey, bu filmdir. Özellikle bu sahnedir. Filmdeki adıyla Cahit Tomruk, tüm film boyunca elinde olacağı gibi elinde bir bira kutusuyla, gaza son raddesine kadar basmaktadır; birden direksiyonu çevirir ve duvara karşı sürmeye başlar. Müthiş bir hızla çarptıktan sonra, müzik devam eder: This is the morning of our love…

Sisters Of Mercy – Temple Of Love

“Life is short and love is always over in the morning…”

İşte filmin ikon sahnelerinden biri daha: Evlenmiş olan çift, aynı evde yaşamaktadır. Cahit depresyonundan biraz sıyrılmış, Sibel ise istediği özgürlüğe sonunda kavuşmuştur, yaptığı ilk eylem ise göbeğine piercing yaptırmak olur. Evin içinde bu şarkı eşliğinde dans etmeye başlayan çift, Sibel’in dışarıya çıkalım demesiyle tüm zamanların en iyi sahne geçişlerinden birini bize yaşatır: Evde aynı şarkıyla dans eden çift, club’da da aynı şarkıyla devam etmektedir. Yönetmen Fatih Akın yine kutlanmalıdır. Ancak en sonunda, aynı şarkıda dediği gibi, aşk sabah her zaman bitmektedir, Sibel özgürlüğe kendini fazla kaptırmış, başka bir adamla yatmaya gitmekte ve Cahit, bu durumdan memnun görünmemektedir.

Sezen Aksu – Yine Mi Çiçek

“Gece çok genç, arzular şelale, haber etsek o yare, gelse Bomonti’den, şereflendirse bizi, olsak teyyare…”

Aynı şeyi söylemekten sıkıldım ancak, bir filmin sahneleri ile kullanılan soundtrack bu kadar uyuşmamalı. Film çok efsane oluyor sonra, unutamıyoruz. Yine kameralar Sibel’in üstünde. Almanya’da yaşayan Türk çiftimiz, her ne kadar Türk geleneklerinden, iki yüzlü ahlak anlayışından bıkmış olsalar da, bağlarından kopamamışlar ve rakıya hayır diyememişlerdir.  Cahit’in sigara içerek onu izlerken,  Sibel’in elleriyle yaptığı dolmalardan sonra, masa örtüsü serilir, rakılar konulur ve cidden dünyada eşi benzeri olmayan o Türk adeti yerine getirilir.

 

Yusuf Taşkın – Ağla Sevdam (Ağır Roman)

“Kördüğüm çember dört duvar, can evinden bıkar; can uçar, boş kalır o hanlar; saraylar…”

Spoiler olmaması için söyleyemeyeceğim, oldukça kötü bir olay çiftin başına gelir. Sibel eve gelir, Ağır Roman’ın soundtrack cd’sini takar, Ağla Sevdam’ı dinlemeye başlar. Bileğini, aynı Cahit’in ona psikiyatri kliğinde öğrettiği gibi, enine doğru değil; dikine keser…

Zinoba – Life’s What You Make It

“Baby, life’s what you make it, can’t escape it…”

Bu şarkıyı bilenler bilir. Sözleri son derece basittir, aynı hayat gibi. Filmde de, son anda, credits kısmında çalar bu şarkı. Spoiler vermemek için söylemek istemiyorum, ancak Almanya’dan İstanbul’a savrulan kahramanlarımızı burada da huzur beklemiyordur. Başlarına yine hoş şeyler gelmez. Ama bunları, onlara kendileri yapmışlardır. Başka kimse sorumlu değildir. Aynı şarkıda dediği gibi.

Bitirirken

Alman-Türk kültürünün, orada yaşayan hem Almanları hem de Türkleri nasıl etkilediğini anlatan, hayatın acısını kendi bedenlerini inciterek, bileklerini dikine keserek çıkartmaya çalışan, bir yanda kokainden önünü göremeyen, bir yanda yediği çikolatanın içinde alkol var mı onu kontrol eden insanları gösteren film bu. Spoiler falan umrumda değil, zaten filmin sonunda da kavuşamıyorlar. Zaten intihar sahnesiyle başlayıp mutlu biten film mi olurmuş? Normalde bu tarz filmlere “depresyondayken izlenmemesi gereken filmler” falan derler, yalan söylüyorlar. Depresyondayken izleyin bu filmi. En kötü anınızda izleyin, belki karakterlerle bir bağlantı kurabilirsiniz. Ne zaman izlerseniz izleyin, ama mutlaka izleyin.