Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba soundtrack severler. Bugün karşınızda, delikanlılığın kitabını yazmış, jölesiz-tespihsiz dolaşmayan adamları bile ağlatabilecek, ağladıktan sonra burnunu çekerken güldürebilecek bir filmle bulunuyorum. Oldukça komik bir adam olan Adam Sandler ve Facebook’ta fotoğraf koyduğunda altına rahatlıkla “doğal & masum” yazabilecek Drew Barrymore’un başrollerini paylaştığı 50 First Dates, oldukça tatlı, zekice yazılmış senaryosunun yanında, nefis soundtrack’i ile de dikkat çekiyor.

Filmin senaryosu oldukça ilginç. Hafızası her gün silinen, bir gün önce yaşanan hiçbir şeyi hatırlamayan bir kadına aşık olan bir adamı anlatıyor film. Her gün onun kalbini tekrar kazanmak zorunda, tekrar kendine aşık etmek zorunda. Oldukça romantik olan senaryo, zekice espriler ve hüzünlü sahneler ile birleşince, pazarları öğleden sonra izlemelik filmler listesinde başa oynuyor.

Aynı Beşyüz Deyz Of Samır gibi, bu filmin de kaderi Elli Först Deyts diye okunmak bizim ülkemizde. Hadi gelin itiraf edin, başlığı okurken siz de Elli Först Deyts dediniz. Utanmanız geçtiyse şarkılara geçelim:

 

311 – Love Song

“Whenever I’m alone with you, you make me feel like I’m home again…”

Dünyada yapılmış en iyi şarkılardan olan, aslı The Cure’a ait olan Love Song. Üzerine fazla bir şey söylemeye gerek yok, tek başına bir filmi iyi filmler kategorisine sokabilecek bir şarkı. 311 adlı grup da çok güzel icra etmiş. Dinleyip dinleyip hüzünlenelim:

Seal featuring Mikey Dread – Lips Like Sugar

“Just when you think she’s yours, she’s flown to other shores…”

Daha önce de hakkında yazı yazdığım, belki de müzik sektöründe en çok hakkı yenmiş grubun, Echo and The Bunnymen’in enfes şarkısı. Çirkin olduğu kadar da karizmatik olan Seal tarafından söylenmiş. Raggee ustası Mikey Dread de ona eşlik etmiş, hızlı hızlı konuşmuş. Bana soracak olursanız orijinalini tercih ederim ancak, oldukça deneysel olan bu çalışmayı da dinlemenizi tavsiye ederim. Ayrıca soundtrackleri seçenleri daha 2. Şarkıdan tekrar kutluyorum. Çok güzel değil mi sizce de?

UB40 – Every Breath You Take

“Oh can’t you see, you belong to me, how my poor heart aches with every step you take…”

Aslı, isimlerine hasta olduğum The Police adlı gruba ait olan (Interpol ismini de çok seviyorum nedense, yoksa sivil polis miyim) ancak, Puff Daddy’den Robert Dawney Jr.’a kadar herkesin coverladığı, belki de İngilizce sözlerle yazılmış en ucuz şarkıyla birlikteyiz. Aslında şarkı ucuz değil, oldukça romantik ancak o kadar çok kişi coverladıki, nefret ettirdiler. Bir de bu abilerin cover’ını dinleyelim:

Dryden Mitchell – Friday I’m In Love

“Monday you can fall apart, Tuesday, Wednesday break my heart, Thursday doesn’t even start, it’s Friday, I’m in Love…”

Yine fevkalade bir şarkı, yine The Cure. Filmin müzik prodüktörünün zorlu bir ergenlik geçirdiği su götürmez bir gerçek gibi görünmeye başladı. Ha ben niye bu kadar çok seviyorum The Cure’u, ben de zor bir ergenlik geçirdim demek ki. Neyse, bu cover da orijinalini aratıyor ancak yine de oldukça dinlenebilir. Özellikle bu kadar enfes bir filmde çaldığında.

Israel Kamakawiwo’ole – Somewhere Over The Rainbow

“And the dreams that you dare to dream, really do come true…”

Bu şarkı hakkında ne söyleyeceğimi cidden bilmiyorum. BU şarkı dünyadaki en “bir şey” şarkı. Ne olduğunu bilmiyorum. Mutlu eden mi, huzur veren mi, hüzün veren mi… Karar veremiyorum, ama dünyadaki “en” şeylerden biri bu şarkı. Filmin son sahnesinde çalıyor, en romantik, en mutlu sahnesinde. Bu film bu yüzden bu kadar güzel. Ne olursa olsun, isterseniz filmi hiç beğenmeyin, son sahnede bu şarkıyı duyduğunuzdan dolayı, bu filmi hep güzel hatırlayacaksınız.

Bitirirken

Sevgili ile izlenmelik filmlerde, hiç şüphesiz ilk sıraya koyacağım bu yapımı, kutu bira içip tek başınıza da izleyebilirsiniz. “Bizde niye yok böyle sevgili” diye ağlamanız muhtemel, ama kesin olan bir şey varsa, o da bu film size bir umut aşılıyor. Devam etmeniz için ihtiyacınız olan umudu veriyor.