B

rian Batz önderliğinde sahne alan Danimarkalı Dream-Pop grubu Sleep Party People ile Salon IKSV konserleri öncesinde kısa bir sohbet ettik.

 

Öncelikle Istanbul’a hoşgeldiniz!

Bazı dinleyicileriniz müziğinizi “sentetik” olarak tanımlıyor. Müziğinizi betimlemek için siz hangi kelimeleri kullanırdınız?

Samimi, gösterişli, ürpertici, sıcak ve soğuk kelimelerini sıklıkla kullanırdım sanırım.

Müziğiniz beni ruhsal bir yolculuğa taşıyor. Her dinlediğimde kendimi sessiz ve kasvetli bir nehir kenarında bir tavşan olarak buluyorum. Çalışmalarınızdaki bu gücü nasıl yaratıyorsunuz?

Hahaha… Teşekkür ederim. Açıkçası anlattığın noktada olmak, hedeflerimin arasında! Şarkılar üzerinde çalışırken onlarla bir bağ kurabilmem oldukça önemli ve parçalar kafamda bir sahne canlandırmak zorunda. Yoksa albümde yer bulamıyorlar. Sinematik etki, yaratıcılık seanslarımda oldukça sık danıştığım bir güç.

Elektronik müzik yıllar boyunca birçok farklı projeyi şekillendirdi. Sleep Party People’ı elektronik müzik dünyasında nereye yerleştirirdiniz?

Bu gerçekten zor bir soru. Sanırım bilmiyorum ama Boards of Canada ve Radiohead’in Kid A albümü arasında bir yerde olurdu.

Müziğinizin geniş bir kitle tarafından popüler müzik tadında her gün tüketilmesini mi tercih ederdiniz yoksa kısıtlı bir çevrede çok özel bir müzik olarak dinlenilmesini mi?

Müziğim kesinlikle pop değil. Bir gün popülerleşirse oldukça şaşırırım. Bu nedenle daha küçük gruplara hitap ettiğini düşünüyorum.

brian batz

Kopenhag muhteşem bir şehir ve algınızı oldukça etkilemiş olmalı. Bu tahminimde bir haklılık payı var mı?

Kesinlikle haklısın. Çevrem her zaman çalışmalarımı etkilemiştir. Mesela San Fransico’da Floating’i kaydederken, müziğim çok daha mutlu ve güneşli bir hale bürünmeye başladı. Sözlerim de melankoliden uzaklaşmaya başladı. Çevrenin müziğe olan etkisi şaşkınlık verici ama bir yandan da çok mantıklı.

San Fransico’da Floating’i kaydederken sosyal anksiyete ile karşı karşıya kaldınız. Yaratıcılığın sağladığı kutsal mutluluk bu durumu aşmanızda yardımcı oldu mu?

Aynen öyle. Müziğin zor zamanlarımda beni yatıştıran bir arkadaşım olması mutluluk verici. San Fransico’daki süreci gerçekten çok sevdim fakat şehirde tek başıma olmam klostrofobik olmamı sağladı ve zor bir dönem oldu. Birçok yetenekli sanatçı ile tanışmamla beraber anksiyetemi yaratıcılığa çevirmeyi öğrendim. Şuan orada tanıştığım insanlarla çok yakınım.

Müziğinizi dinleyen birçok insan karanlık ve cevapsız bir dünyada yaşadığınızı düşünüyordur. Peki Brian Batz gerçekten mutlu bir hayat yaşıyor mu?

Hahahaha… Evet, kesinlikle. Hayatın sunduğu tüm güzellikleri değerlendiren, rahatına düşkün ve mutlu bir insanım. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum bir dünyadayım şuan. Hem müzisyenlik yapıyorum hem de prodüktörlük. Tabii hayatımın bazı dönemlerinde içime kapanık ve melankolik bir insanım ama Danimarkanın ikliminde yaşayan birisi için böyle şeyler gayet normal. Yılın çoğu gri bir gökyüzü ve yağmur altında geçiyor. Yılın sadece üç ayında yaz mevsimi yaşıyoruz ki güneşin bu dönemlerde açması da garanti değil. Bu da kişiliğimde bir iz bırakmış olabilir.

Chin hayatımda dinlediğim en etkileyici parçalardan biri. Her dinlediğimde bir filmin soundtracki olduğunu hayal ediyorum lakin hangi filmin bu şarkıyı hak ettiğine de karar veremiyorum. Bana bu konuda yardımcı olabilir misiniz?

Soffia Coppola’nın Lost In Translation’ı bu iş için en ideal film olurdu bana kalırsa.

Müzik koleksiyonunuzu karıştıracak olsak, hangi şaşırtıcı türlerden örnekler bulabilirdik?

Etiyopya müziğine hayran olduğumu söyleyebilirim. Tsegue-Maryam Guebrou’yu çok dinliyorum. Piyano ile dans edişini beni çok etkiliyor. Ayrıca Connie Francis, Alain Goraguer ve Bulgar Kadın Korolarının hepsini çok seviyorum.

TEK KELİMELİK:

Anksiyete – Sağlığınız için zararlı.

Ruh – Olabildiğince saf ve dürüst olmalı.

Soru – Alakalı sorulara bayılıyorum.

Kopenghag – Yaşadığım muhteşem şehir.

İstanbul – Dünyada en sevdiğim şehirlerden biri. Bayılıyorum!