M

üziğe olan tutkusuyla giriş yaptığı imparatorlukta tüm sistemi yeniden yazmaya, çoğunun gölgede kaldığı bir ormanda güneşi kovalamaya çalışan bir adam hayal edin. Algı duvarlarını yıktığı zırhı Pantha Du Prince projesi ile house, techno, shoegaze, indie ve ambient sesler arasında kendi yolunu bulmaya çalışan Hendrik Weber, sürekli değişen yörüngesiyle elektronik müzik sahnesinin en heyecan verici prodüktörlerinden biri. 6 Mayıs Cumartesi günü füzyon müzik programı sahip Zorlu PSM Caz Festivali‘nde dinleyeceğimiz Pantha Du Prince, röportaj konuğumuz oldu.

Son albümünüz “The Triad” organik ve sentetik sesleri tekno üzerinden harmanlayan en iyi albümlerden biri olarak gösteriliyor. Peki bu organic – sentetik dengesini mekanik ürünler üzerinden nasıl elde ediyorsunuz?
İki tarafa da değer vermeye çalışıyorum. Bana ne demek istediklerini ve birbirileri ile hangi noktalarda iletişime geçtiklerini inceliyorum. Hangi noktalarda birbirilerini yücelttikleri ve bozduklarını da öğrenmek zorundayım tabii ki. Çünkü bazen çok iyi geçiniyorlar bazen de kavga halinde oluyorlar. Süregelen bu sürecin iyi işleyebilmesi için kurulan dengenin mükemmel olması gerektiğini belirtmeliyim.

Canlı performanslar artık ses odaklı gösterilerdense görsel-işitsel deneyimlere dönüyor ve sizin performanslarınız da bu yönden oldukça etkileyici. İstanbul’da böyle bir deneyim beklemeli miyiz?
Kesinlikle. İstanbul’da da görsel bir anlatım olacak. Anlatımı bir küre üzerinden oluşturarak dinleyicinin görsel olarak müziğin içine girmesini hedefliyorum. Bunu aslında performansı bir dinletidense deneyime dönüştürmek için kullanıyorum fakat görselliğin dikkat dağıtıcı bir tarafı olmadığını deneyimin gücünü arttıran bir tarafı olduğunu da söylemeliyim.

Görsellik benim için gerçekten çok önemli çünkü üretirken müziği görselleştirmeye ve bu şekilde kendime bir görsel deneyim oluşturmaya çalışırım. Akustiğin hak ettiği övgüyü vermek için en doğru yolun bu olduğuna inanıyorum. Bu, görsel – İşitsel ilişkinin dengesini bulup müziği hissetmeyi yücelten bir iletişim tarzı.

Müziğe olan yaklaşımınız oldukça felsefik. Algı duvarlarını yıkıp anlamı deneyimde bulduğunuzu söylüyorsunuz. Peki Pantha du Prince projesi ile düşüncelerinizi en doğru yoldan ifade ettiğinizi söyleyebilir misiniz?
Haha, çok güzel bir soru. Pantha du Prince bana üretmeyi ve dans edebilmeyi aynı anda sunuyor. Bu süreç sadece hayal gücümde oluşan üretime yoğunlaşmaktansa fiziksel varlığımı da işe katabilmemi sağlıyor. Bu nedenle evet, bu proje altında kendimi fiziksel dünyadan koparıp ses formunda üretebilmeyi sağlayabiliyorum. Bu benim için iletişimin çok daha kodlandırılmış bir türü. Bir dil üzerindense ses formunda iletişime geçmeyi kendime daha yakın buluyorum. Ses, gerçekten neler olduğunu ifade etmek için, anlamı kelimelerle öldürerek ifade etmekten çok daha güzel bir yol. Çünkü kelimeler anlamları öldürür. Tabii ki, anlamları öldürüp onları kelimelerle anlatmak da çok büyülü bir şey. Kitap okumaya bayılırım fakat benim için iletişimi müzik üzerinden kurmak daha doğru oluyor.

Bir çok farklı müzisyenle çalışmayı seviyorsunuz. Özellikle “The Triad” bir kolektif çalışma şekline bürünüş halde. Kolektif olarak çalışmak bir çok zenginlik katsa da süreci zorlaştıran özellikleri de oluyor mu?
Süreci çetrefilli bir hale getirdiği söylenebilir çünkü yaratıcı insanlar kendilerine özel bir alan ister ve kolektif çalışma bunun sınırlarını zorlayabiliyor. Tabii ürünü, tıpkı “The Triad”de olduğu gibi daha zengin hale getirdiğini de söylemek lazım. Bu süreç benim özellikle deneyimlemek istediğim bir şeydi fakat albümün ambient versiyonunu da heyecanla beklediğimi söylemem gerekiyor. Kolektif çalışmanın ürüne kattığı zenginlik aynı zamanda yoğunluğu ve bilgiyi de beraberinde getiriyor fakat bu bilgiye ve müzik içerisindeki boş alanlara ulaşabilmek de zorlaşıyor. O yüzden albümde alan konusunda başarıya ulaştık mı bilmiyorum ama ambient versiyonunda dinleyiciler o alanı bulabilecek.

Tabii bu da çok hoşuma giden başka bir yönü ortaya çıkarıyor, ürünün dinleyenle iletişime geçmesi. Ürünün bana ambient versiyonu çıkarmamı söylediğini belirtmek istemiyorum tabii ama dinleyicilerin böyle bir versiyonu, sürükleyici bir beat’I olmayan bir versiyonunu dinlemek istediklerini söylemesi beni çok heyecanlandırdı. Bu gerçekten olağanüstü bir durum çünkü benim dinlediğim techno müzik beat’siz çalışmazdı fakat “The Triad” bir şekilde çalışıyor!

pantha-du-prince-1-misc_gallery_big_retina

İstanbul’a daha önce geldiniz fakat bu sefer füzyon bir programa sahip Zorlu PSM Caz Festivali’nde sahne alacaksınız. Başka bir türlerin dinleyicisi ile iletişim kurmak size ne ifade ediyor?
Müzik normalde türler çerçevesinden oluşmuyor. İyi/kötü janra yoktur, iyi/kötü müzik vardır. İnsanlar her zaman müzik ile bağlantı kurar. Bazı dinleyiciler odayı terk edecektir bazıları ise kalacaktır ama zaten müziğime yabancı olan biri ile iletişime geçebilmek benim için işin keyifli tarafını oluşturuyor. Bunu başarabilmek gerçekten çok doyurucu bir deneyim. Sanırım bu yüzden müzik yapıyorum, odadaki herkes ile aynı anı paylaşabilmek için. Benim için yabancı biri ile aynı aynı paylaşmak, yabancılık hissini öldürüp varoluşun gücünü ortaya çıkarabilmektir.

Bu iletişimi kişisel hayatımda da oluşturuyorum ve/veya oluşturmaya çalışıyorum. Aynı düşünce, ırk, iş, saç veya göz renginden dolayı değil aynı anı paylaşabilen çevreler oluşturmaya çabalıyorum. Çünkü her insanın kendine has özellikleri olduğunu biliyorum.

Çoğu parçanız karanlık ve melankolik tınılara sahip fakat aynı zamanda altta yatan bir huzur ve mutluluğa da sahip. Bu bize karşıt duyguların müzikte aynı platformda buluşabildiğine inandığınızı mı gösteriyor?
Evet, hayatın ikiliğine inanıyorum. Karanlık ve aydınlık diye bir şey yoktur. İkisi de aynı kökenden geliyor ve aslında bir bakıma aynı şeydir. Hepimiz hayatımızda bu iki duyguyla da yüzleşmek zorundayız. Hayatın sadece pozitif açılarına yoğunlaşarak mutluluğa ulaşma çabasının çarpık bir batı algısı olduğuna inanıyorum. Bu algı hayatın büyük bir bölümünü oluşturan karanlığın görmezden gelinmesine sebep veriyor fakat bu da doğanın kurallarına aykırı bir hareket. Depresif hissettiğimizde “Çok depresifim.” diyerek daha depresif bir hale gelmektense, karanlığı kabul edip size ne demek istediğini dinlemeniz gerekiyor. Batı modelinin daha çok çalış, daha çok para harca ve mutluluğa ulaş mantığı insanlığa çok aykırı. Hayatın formu iki tarafı da kabul edip dengeyi kurmak olmalı. Tabii ki karanlığı kabul etmek zor bir şey fakat insana çok şey katıyor.

Bu düşünceyi müziğimde de yansıtmaya, iki duygunun aynı anda yer almasına çabalıyorum, tıpkı hayatta olduğu gibi. Eski çalışmalarımda karanlığın daha çok yer aldığını söyleyebilirim ama yeni çalışmalarımda mutlulukla dengeyi sağladığımı düşünüyorum.

Gelecekteki çalışmalarınız hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?
Röportajdan önce bahçemde çalışırken yanlışlıkla parmağıma çekiçle vurdum. Bu yüzden gelecekteki planlarım arasında doktora gitmek var!

Şaka bir yana, “The Triad”ın ambient versiyonunu yayımlayacağım. Bach’ın üç parçası üzerine yaptığım ilginç bir çalışma var. O da sonbaharda yayımlanacak. Son olarak, benim için oldukça heyecan verici bir proje var. O da yerçekimi dalgaları ile ilgili. Yerçekimi dalgaları üzerine olan yansımalarımı aktaran ve gerçekliğini kanıtlamaya çalışan yirmi dakikalık bir çalışma hazırladım. Tabii yerçekimi dalgalarının gerçek olduğunu müzik zaten benim için kanıtlamıştı!

Aslında tüm işler yayımlanmaya hazır. O yüzden yılın geri kalanında istediğimi yapabileceğim!