A

vishai Cohen, 90’ların sonunda Chick Corea ile tanıdığımız, kısa zamanda kendine has stili ile caz evreninde özel bir yer edinmiş bir isim. Müziğe içgüdüsel ve özgün bir yaklaşımı olan Cohen, yenilikçi projeleriyle her türden dinleyiciyi de kendine çekebilen bir müzisyen. Modern cazın tınılarını Asya ezgileriyle ve etnik öğelerle bezediği kendine has sesleri ile yüzyılın en etkileyici 100 basçısı arasında gösterilen Cohen, 28-29 Ekim akşamı Salon İKSV sahnesinde bir kez daha İstanbul seyircisiyle buluşacak. Kendisiyle konser öncesinde müziğe bakışı, Chick Corea ile geçirdiği zamanlar ve hayalindeki festival line-up’larına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Uzun yıllardır turnelere çıkıyor, her akşam farklı bir şehirde çalıyorsunuz. Sizin için her bir konseri özel kılan element ne?

Her konserin benim için bambaşka bir yeri var. Sahneye her çıkışımızda bambaşka bir set çalıyoruz, çünkü ne yapacağımızı çıkmadan hemen önce kararlaştırıyoruz. Bunda çaldığımız mekanın ve seyircinin de çok büyük etkisi var elbette, mekanın akustiği kendine has bir tını oluşturuyor, biz de her konserde farklı bir seyircinin enerjisini hissetmek için sabırsızlanırken buluyoruz kendimizi. Bu da her seferinde çok özel bir deneyim demek oluyor.

Geçtiğimiz aylarda 75. doğum gününü şerefine turneye çıkan Chick Corea ile tekrar yola çıktınız, hatta bu turneye önümüzdeki aylarda da devam edeceksiniz. Birlikte sahnede geçirdiğiniz zamanlara şöyle bir baktığınızda, hayata ve müziğe bakışınızın nasıl değiştiğini görüyorsunuz?

Chick Corea benim için çok önemli ve değerli bir öğretmen. Sahnedeki müzisyenlere ve müziğe dair daima cömert bir duruş sergilemeyi ustalıkla başaran birisi o, bu süreçte benim de çok güzel anılarım oldu. Chick’le geçirdiğimiz 6 senede bana bir grubun lideri olmanın nasıl olduğunu öğretti ve seyirciyle etkili bir şekilde nasıl iletişim kurulacağını gösterdi.

2015’te yayınlanan son albümünüz “From Darkness” diğer işlerinize göre daha farklı bir duruşa sahip. Bu konuda nasıl bir yaklaşımınız oldu?

“From Darkness”ta yeni bestelerimden “Lost Tribe” ve “C#-“ gibi çalışmaların ritmik anlamdaki zor yapıları, kuvvetleri ve groove’larını, “Almah Sleeping” ve “Ballad for an Unborn” gibi parçalardaki hassas tınılarla birleştirmeye çalıştım diyebilirim.

Daha eskiye ait röportajlarınıza baktığımda, saflık, birlik ve bütünlük gibi temalar üstünde durduğunuzu görüyorum. Bunların yarattığınız sound ile erişmek istediğiniz noktalar olduğunu söyleyebilir miyiz? Ve eğer öyleyse, bu konuda başarılı olduğunuzu hissediyor musunuz?

Enstrümanınıza dokunduğunuz o ilk andan itibaren, bence kendi sesinizi yaratmaya da başlamış oluyorsunuz – daha hiç bir şeyin ayırdına varmamışken bile aslında bir sesiniz oluyor. Ben hep yeni şeyler öğrenmeye, kendimi daha da geliştirmeye çalışıyorum. Bence seslerim ilk başladığım günden beri hep içgüdüsel ve öznel oldu, çünkü hayatım boyunca müzikten ve müzisyenlerden beslendim. Ama içimde hep bir yönelim ve istek vardı. Bu anlamdan kendi müziğimi bulmak çok derin bir süreç, bunu zorlamanız ya da satın almanız imkansız, çünkü bu sizin kimliğiniz. Hayatı zor kılan da bu belki de, müzisyen olsanız da olmasanız da. Müzisyenseniz, ister çalın ister söyleyin, ortaya çıkan çıkan seslerin ne olduğu bir şekilde bellidir – özgün olsa da olmasa da.

Müziğinize dair aldığınız kararlarda ve yaptığınız seçimlerde sizi neler motive ediyor? Motivasyonun sizin için önemi nedir?

Benimle birlikte çalan müzisyenlere ilham verebilecek şarkılar yazmayı seviyorum, çünkü birlikte çıkardığımız işlerin başarısında onların da büyük bir payı var. Müzik bu noktada sadece benim üstümden akmıyor, güzel bir şarkı yazmak beni mutlu etmeye yetmiyor. Müziğinizi kendi özgün bakış açılarıyla yorumlayan müzisyenlerle çalabilmek çok özel bir deneyim, çünkü bu her zaman herkes için mümkün olmayabiliyor. Kendimi bu anlamda çok şanslı hissediyorum diyebilirim, çünkü tek başıma çaldığım zamanlara nazaran, bu şekilde çok daha fazla keyif alıyorum. Burada bana da epey iş düşüyor, çünkü birlikte çaldığım müzisyenlere her akşam yepyeni bir sound yakalamalarını sağlayacak ilhamı vermem gerek, böylece bizi izlemeye gelenlere de daha önce duymadıkları, yepyeni bir şey sunabiliyoruz. Bu önemli bir sorumluluk.

Bir albümü tamamladığınızda genel olarak içinize siniyor mu? Yoksa bir türlü peşinizi bırakmayan bir huzursuzluk yaşadığınız oluyor mu?

Genelde kayıtları bitirdiğimizde içim rahat oluyor, ama bazen bir şarkıya geri dönüp ufak tefek aranjman değişiklikleri yapmak isteyebiliyorum. Bu da epey verimli olabiliyor, çünkü farklı bir yaklaşımla bakabiliyorum. Yeni şarkılar kaydederken de bunu yapıyorum sık sık, çünkü stüdyoda olmak benim için her zaman çok keyifli.

İstanbul seyircisiyle daha önce de bir araya geldiniz, peki şehri nasıl buluyorsunuz? İstanbul’un müzikal atmosferini keşfetme şansınız oldu mu?

Şehrin havasına bayılıyorum, çarşıları gezmeyi özellikle seviyorum, bana gerçekten ilham kaynağı oluyorlar. Her gelişimde de farklı yerler keşfediyorum. İstanbul’da insanların arasındaki bağı müziğin ve sanatın içinde her an yakalamanız mümkün.

Eğer bir festivalin küratörlüğünü yapıyor olsaydınız, hayalinizdeki line-up’ta kimler olurdu?

Sanırım benim line-up’umda J.S. Bach, Mozart, Beethoven, Rachmaninov, John Coltrane, Duke Ellington ve Charles Mingus yer alırdı.