T

eknoloji almış başını gidiyor… Dünya teknolojinin nimetleri ve başımıza sarabileceği belalar -yalnızlığınızı giderecek ev robotları, sizi tatmin edecek seks robotları ve hatta tahrik edecek striptiz yapabilen robotlar- hakkında koyu bir tartışamaya tutuşurken, Stephen Hawking yapay zeka dünyanın sonunu getirebilir uyarılarında bulunuyor. Bizdeyse 2017’nin son kertesinde alternatif sahneye yeni bir isim katılıyor; Affet Robot. Uzaktan bakıldığında sadece dikkat çekmek için konulmuş bir isim olarak görünse de, Eren Günsan’ın tek kişilik projesi, bir isim olmaktan çok, hem insanoğlunun kendi eliyle yarattığı bu sanal dünyadaki yalnızlığına ve mutsuzluğuna değiniyor hem de ideal dünya arayışı içerisindeki kırılmalarına gönderme yaparak, muhtemel gelecekte yakasını kaptıracağı bu tekno-sanal dünyaya naif bir biçimde affet diyerek, şimdiden helalleşiyor. Biz de sahnenin dikkat çeken, yeni ismiyle yollarımızı kesiştiriyor ve aklımıza takılan soruların cevaplarını bulduğumuz keyifli bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

Affet Robot, projene sadece ilgi çekmek için konulmuş öyle alelade bir isim değil. Teknolojinin ve sanal dünyanın insan üzerindeki hakimiyetine gönderme yapıyorsun bu isimle. Müziğinin temeline teknolojiyi ve onun etkilerini koyma fikri nasıl çıktı ortaya?

Hayatın akışı içindeki deneyimler, müzik üretim sürecine ve ortaya çıkan işe etki ediyor. Ya da tam tersi şekilde ürettiğin şeyler de hayatını yönlendiriyor. İki yönlü bir etkileşim ve beslenme durumu var. Günlük hayat, ilişkiler ve bireysel yaşantılarda ortaya çıkan teknoloji kaynaklı dejenerasyon son dönemde kafa yorduğum konulardı ve dolayısıyla Affet Robot’un ortaya çıkış sürecinde etkili oldu. Özetle, teknoloji ve sanal dünyanın insan üzerindeki hakimiyeti artarak devam ettiği takdirde, bir nevi teknoloji tabanlı bir distopyanın ortasında kendimizi bulma ve kendi ellerimizle var ettiğimiz bu dünya tarafından affedilmeyi ve bağışlanmayı dileme ihtimalimizin çok uzak olmadığını düşünüyorum.

Psikoloji eğitimi aldığını duymuştum, müzik ne zaman, nasıl girdi hayatına?

Aslında ilkokul yıllarından itibaren müzikle ilgilenmeye ve enstrüman çalmaya başladım. Kendimi bildim bileli müzik hayatıma hep eşlik etti; ancak hayatımın odağında bir tek müzik olmadı. Daha çok interdisipliner bir konumda olmayı tercih ettim ve müzikal yolculuk akademik kariyer ile birlikte yürüdü. An itibariyle müzik ve psikoterapi birbirini besleyerek verimli bir şekilde ilerliyor.

Karanlık ve melankoli… Bu temalar neden ilgini çekiyor? Çok karanlık bir albümü baştan sona dinlenebilir kılmak veya performanslarında ilgiyi canlı tutabilmek için ne gibi yollar izliyorsun, tercih ediyorsun?

Sanırım üretim sürecini bir keşif alanı olarak kabul edersek, karanlık olanın içinde barındırdırdığı görünmeyen ve keşfedilmemiş olanı bulmak daha çok heyecan veriyor. Yeterince güneşli ve aydınlık olanın vadettikleri ortada zaten. Belki ruh sağlığı alanında çalışıyor olmak da böyle bir şey; insan ruhsallığının farklı katmanları arasında çıplak gözle görünmeyeni keşfetmeye çalışmak.

Öte yandan, “Röntgen” albümünde karanlık ve soğuk bir havanın varlığına eşlik eden dinamik ritimler mevcut. Dolayısıyla bir çeşit çarpışma alanı oluşuyor. Bu tezatlık müziği çok depresif bir alana sürüklenmekten alıkoyuyor ve dinç tutuyor diye düşünüyorum. Canlı performanslarda ise oldukça hareketli ve pek yerimde duramaz bir halde oluyorum. Kendi ifade biçimimi filtrelemeden ortaya koyuyorum sanırım.

Müzikteki sarkastik yaklaşım hakkında ne düşünüyorsun? Son yıllarda herkes acısıyla dalga geçer oldu!

Aslında mizah, kaygı ve acıyla baş edebilmek için sık sık kullanılan ve epey işe de yarayan bir defans mekanizması bizler için. Müzik için konuşacak olursak, son yıllardaki sarkastik yaklaşımın doğal ve homojen bir biçimde kullanılan bir araç olmaktan ziyade, mevcut müzik trendine entegre olmak için kullanılan ticari bir hamleye dönüştüğünü düşünüyorum. Bu tip akışa sahip trendler zaten çok hızlı tüketiliyor ve kendi kendilerini imha edip varlıklarını sürdüremiyorlar.

Peki nostalji merakı? Artık işler kaset formatında ya da plak şeklinde basılıyor;  80’ler, 90’lar ise epey popüler ki sen de esin kaynakların arasında gösteriyorsun bu dönemleri hatta bir şarkında “elimde dürbün, geçmiş önümde” diyorsun… İçinde yaşadığımız dönem özgünlükten veya kendi dilini yaratmaktan yoksun mu? Neden sürekli geçmişe özlem duyuyoruz?

Epey dallı budaklı bir mesele olduğunu düşünüyorum bu konunun. Tüketim hızındaki artış zaten gözle görülür şekilde ortada ve bunu doyurmaya çalışan bir sistem oluşmuş durumda. Fakat hakiki, samimi ve kafa açıcı işlerin böyle bir döngü içinde ortaya çıkma ihtimali çok düşük. Ortaya çıkanlar da bir zemin bulamadıkları için kendi kabuklarında gömülü vaziyetteler. Dolayısıyla genel tabloda görünen, parmakla sayılı özgün iş ve bir yığın çöp. Bu sebeple kendi dilini yaratmak bir yana, var olan çıtanın çok aşağılarına doğru seyreden bir üretim dönemi içinde bulunduğumuzu söyleyebilirim. Günlük hayatta yaygın şekilde kullanılan sözcüklerde bile bu kısırlık kendini gösteriyor. Örneğin “aynen”sözcüğünün kullanımının günlük diyaloglardaki artışı epey dikkatimi çekiyor. Konuşulan konu ne olursa olsun, karşıdakinin düşüncesinin üzerine bir şey koyup konuyu genişletmek ya da farklı bir görüş ortaya atarak karşı çıkmak yerine birbirini altı boş şekilde aynenleyen bir kitle hızla çoğalıyor. Tüketim hızının bu kadar şiddetlenmediği ve dolayısıyla özgün üretime alan açan 80’lere ve 90’lara duyulan özlem buradan kaynaklanıyor olabilir.

Gövdeli vokaller demişsin bir yerde… Nasıl oluyor bu gövdeli vokal, onu biraz açalım istiyorum…

Ortaya çıkan müziği tanımlamak, dile dökmek çoğunlukla güç oluyor. Bu bakımdan anlamı tam olarak aktarabilmek için doğru sözcükler seçmeye çalışıyorum. Gövdeli kelimesi hacimli, cüsseli, tok, taşıyıcı rolü olan anlamlarına geliyor. Gövdeli vokal derken ise müziğin içinde alan kaplayan, müziğin genelinde taşıyıcı rol üstlenen bir vokal anlayışını kastediyorum.

Vokal dedik madem, özellikle 18-80’de She Past Away’i hafiften andırdığını düşünüyorum. Sen ne dersin?

She Past Away, dahil oldukları janra bakımından bu toprakların öncü kuvveti olarak tanımlayabileceğim ve benim de dinlemekten epey keyif aldığım bir grup. Müzikal yaklaşımım üzerinde doğrudan olmasa da etkileri olduğunu söyleyebilirim.

90’lardan laf açılmışken, şarkılarında 90’lı yılların dizi / film müziklerinin etkilerinin görüldüğünü söylüyorsun… Peki şarkılarının herhangi bir filmde kullanılmasını istesen, hangisi olurdu?

Yavuz Turgul’un “Gölge Oyunu” ve Irvin Kershner’ın “RoboCop 2” filmleri olabilirdi.

İlk kez geçtiğimiz günlerde düzenlenen Demonation Fest’de yer aldın. Nasıl bir deneyimdi, sen nasıl katıldın?

Demonation Festivali’nin ilk yapıldığı günden itibaren ayrı bir yeri vardı benim için, bu sene line up’a dahil olmak ayrı bir sevince sebep oldu diyebilirim. Festivalde sahnede olmak, müzik bilinci yüksek bir kitleye çalmak heyecan vericiydi.

Devlet Bahçeli’nin Suudi Arabistan vatandaşı robot Sofia’ya verdiği tepki hakkında ne düşünüyorsun? Pek naifçe yaklaşmamış…

Sanırım Affet Robot’un işaret ettiği tehlikeyi öngörmüş ve baştan tepkisini ortaya koymuş olabilir.