Fotoğraf: Vicky Grout

L

ondra deyince aklına ne geliyor? Yağmurlu havası, kibar insanları, kraliçesi, pub’ları, telefon kulübeleri, köprüleri, binaları, filmleri, yazarları ve elbette müziği değil mi? Londra saymaya başlasam tüm sayfayı kaplayacak, müzik tutkunlarının peygamber ilan ettiği, Batı müziğinin en önemli isimlerinin bir dönem evi ve ilham kaynağı olmuş önemli bir şehir. 1970’lerde punk hareketinin nabzını tutan şehir, sex drugs and rock ‘n’ roll serüveninin baş kahramanları ile tutkulu bir aşk yaşamış. Fakat Londra dediğimizde ne kadar büyük bir şehirden bahsettiğimizi unutuyoruz. David Bowie, The Kinks, Sex Pistols, The Who ve Billy Idol gibi isimlerin Londra’nın kuytu köşelerinden, işçi sınıfı mahallelerden geldiğini hatırlamamız gerekiyor. Fark etmesek de bulunduğumuz mekanların ürettiğimiz yaratıcı ürünler üzerinde olağanüstü bir etkisi var. Londra’nın da pek bilmediğimiz, bahsetmediğimiz bu kuytu köşeleri, ressamları hüsrana uğratacak renksizliği, aşınmış tuğla evleri, sararmış halıları, karanlık pub köşeleri, insana hayat kararlarını sorgulatacak düzeydeki bakımsız süpermarket reyonları nasıl oluyorsa iliklerimize kadar hissedebildiğimiz bir yaratıcılığa yuva olmuş.

Merceği şehrin Güneyine çeviriyorum; 1970’ler, David Bowie, The Clash ve X-Ray Spex’in mahallesi Brixton’a, Billy Idol ve Siouxie and the Banshees’in boy gösterdiği Bromley, Wandsworth, Croydon ve Peckham bölgelerine. İkinci dünya savaşından sonraki dönemlerde, şehir kendini yenileme sürecindeyken işçi sınıfı için Londra’nın birçok bölgesinde ve özellikle Güney’de oldukça sevimsiz, merkezden uzak, bakımsız toplu konutlar inşa edilmeye başlandı. Zamanla yüksek vergiler, düşük maaşlar, göç, ırkçılık, sosyal destek yetersizliği ve hayat standartlarındaki genel düşüş sebeplerinden dolayı sokaklar git gide hırçınlaştı, herhangi bir geleceği öngörülmeyen gençlerle dolmaya başladı ve karanlık, şiddet dolu bir alt kültür oluştu. Londra şimdiki bildiğimiz halinden farklıydı, çok fakirdi, evler işgal edilmiş durumdaydı, sürekli 1981’deki büyük Brixton ayaklanması gibi başkaldırışlar hakimdi. Fakat tüm bu huzursuzlukların arasından yaratıcı akımlar doğmaya başladı, en iyi bilinen örnek olarak punk kültürü varoldu; Sex Pistols ve The Clash dünyayı kasıp kavurdu.

The Clash 1977

The Clash (1977)

1970 ve 80’lerde müzik piyasası politika ile iyice çalkalanmaya başladığında devlet tarafından birçok yasak konmaya başlandı, konser mekanları kapatıldı, Sex Pistols’ın “God Save The Queen” parçasının tüm yayın hakları durduruldu ve otorite müzik dünyasına karabasan gibi çöktü. Bu değişimlerle beraber DIY (do it yourself) akımı oluştu. Ülke çapında müzisyenler ve halk çareyi kendi mekanlarını açmak, posterlerini basmak, fanzine yayınlamak, kayıtlarını evlerinde yapmak, duvarları boyamak, kendilerini sokaklara atmakta buldu– ne yaparsan yap kendin yap felsefesi büyük bir coşku ve enerji ile dönemin müzik kültürünü şekillendirdi ve dünya tarihine bir çizik attı.

Bugün hala Güney Londra’nın birçok mahallesi aynı problemleri yaşamaya devam ediyor, işsizlik sürüyor, hem de gittikçe dayanılmaz halde pahalılaşan, orta sınıfın şehrin uçlarına doğru uzanmaya başladığı modern bir şehrin içinde. Müzik endüstrisi büyümeye devam ediyor ve interneti avcunun içinde döndürdükçe tanınmak ve müziğini duyurmak zorlaşıyor. Rekabet dayanılmaz hale geliyor. Fakat içimizi ısıtan haber şu ki Güney Londra’da hala genç müzisyenler arasında DIY felsefesi, yeni bir strateji ile devam ediyor.

70 ve 80’lerden farklı olarak bügün Güney Londra’da daha kapsayıcı, davetkar, çeşitlilikçi, dayanışmacı bir genç nüfus bulunuyor. Bugün ele alınan DIY kültürü çok daha barışçıl yollarla sistemi eleştiriyor, müziğin gücü ile mesajını iletmeye çalışıyor. Brixton’daki ünlü The Windmill barı gibi mekanlar gençlere ücretsiz sahne veriyor, müzisyenler kendi mekanlarını açıyor, So Young Magazine gibi dergilerde haberler yapılıyor, yeni dergiler basılıyor, gençler birbirlerini dinliyor ve paylaşıyor. Bu birlik ve dayanışma akımı ortaya çıkan müziğin ruhunu şekillendirmeye devam ediyor. Farklı kültürler, müzik türleri ve deneyimlerin senteziyle her yeni parca ile daha önce duyulmamış özgün sesler çıkıyor ortaya. Üstelik Güney Londra’dan seslenen bu genç müzisyenler Londralı olmayı çok iyi biliyor, dinleyicilerine de en ince nüanslarına kadar hissettirebiliyorlar.

Peki kim bu müzisyenler? Son yıllarda dünyaca tanınmaya başlanan King Krule, henüz 19 yaşındayken yazmaya başladığı dallı budaklı sözleri ile bu akımın öncülerinden oldu. Yakınından takip edenler de Goat Girl, Jamie T, Stormzy ve Jesse James Solomon gibi isimler oldu. Peki bu müzisyenleri bir arada tutan nedir? Ülkede hiçbir zaman sorunlar tükenmiyor elbette. Siyaset, Brexit, işsizlik, ekonomi ve eğitim gibi ne yazık ki biz tüm vergi öderleri kalpten vuran konular Güney Londra’daki bu gençleri de çok yakından ekiliyor. “Şehir yas tutuyor, gençler hırçın, gece gökyüzüne bakıyorum ve artık yıldızları değil yalnızca Londra’nın yaralarını görüyorum.” diye söyleniyor King Krule.

Bu gençlerin birçoğu erken yaşta Londra’nın müzik alanındaki en özel okullarından biri olan The Brit School’a müzik eğitimi almaya gidiyor. 70 ve 80’lerin Londra’sını en çiğ haliyle hatırlatan mahallelerden biri olan Croydon’da yer alan bu okulun taze mezunlarından biri ise Cosmo Pyke (evet bu gerçek ismi). Henüz 19 yaşında olan yetenekli müzisyen yumuşacık taze bir indie jazz ses ile kendini müzik dünyasına yakın zamanda sundu. Müzik endüstrisinden, hatta bütün endüstrilerden nefret ettiğini söyleyen genç, aynı zamanda Londra’da kalıplaşmış şiddet dolu işçi sınıfı genci stereotipinden kurtulmaya çalışıyor. İşçi sınıfının yeni yollarla başkaldırmayı öğrenmesi gerektiğini, eğitimli ve farkında olmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Nefret ettiği endüstri kollarından tutup kendine doğru çekmeye çalışsa da Cosmo Pyke’ın ayakları mahallesine sapasağlam basıyor.

Bir yandan da müzik ve edebiyat dünyaları arasında köprü olan, Brockley mahallesinde büyümüş, yine Brit School mezunu Kate Tempest; gençken eğitim dünyasına karşı önyargıları ve yaşadığı zorlukların arasından Londra’nın hip hop ve rap topluluğunu keşfetmenin verdiği huzurdan bahsediyor. Tempest şiirlerinde, ‘siyah taksilerin girmeye cesaret edemediği’ mahallelerde büyümeyi ve Londra’nın ellerden akıp gitmesini çoğumuzun kulaklarını tırmalayan o güçlü Güney Londra şivesiyle anlatıyor. “Avrupa kayıp, Amerika kayıp, en çok Londra kayıp ama biz hala zafer diye yaygarayı koparıyoruz.” Tempest, yeni DIY felsefesi ile Güney’de onlarca mekanda şiirlerini dillendiriyor, toplumun farklı kesimleri ile birlikte çalışıyor, Londra’nın tarihini işlerinin merkezinde tutuyor ve insanları birbirine yakınlaştıran müzik bağının kopmaması için şehrine manevi yatırım yapıyor.

‘Girlband’ kavramına yeni bir boyut kazandırmaya başlayan Goat Girl grubu, Güney’de bulunan Peckham ve Brixton gibi mahallelerde bir arada olmak ve üretmek isteyen ele avuca sığmayacak sayıda müzik grubu olduğunu söylüyor. “İnsanlar birbirine destek oluyor, herhangi bir yapımcıya ihtiyacımız yok, ücretsiz yapıyoruz her şeyi.” diye övünüyor. PJ Harvey’i anımsatan kaba gitar akorları ve törpülenmemiş yüksek sesleri ile Goat Girl, Güney Londra müzik yelpazesine bir katman daha ekliyor.

2000’li yıllarda Güney ve Doğu Londra’da doğmaya başlayan Grime müziği, Punk kültürünün anılarını hafızalarda yenilemeye başladı. Elektronik garage, jungle ve hip hop türlerinin karışımı, keskin ve hızlı tempolu Grime; işçi sınıfı gençlerin kendini ifade etmesi için yeni bir platform oldu. Kentsel dönüşüm bu müzikte önemli bir yere sahip ve düşünceleri iletmek için bir odak noktası. Yakın zamanda tehdit olarak algılanan Grime, Punk’a benzer şekilde bastırılmaya çalışıldı, konserler iptal edildi ve mekanlar kapatıldı. Fakat bu gençlere engel olmadı, DIY coşkusu kaldığı yerden, taptaze bir şekilde devam etti.

Gerçek şu ki sorunsuz bir dünya hiçbir zaman olmayacak, karşımıza hayatımız boyunca engeller, zorluklar, hayal kırıklıklar çıkacak. Bügün genç müzisyenler, Güney Londra’nın güneş görmeyen köşeleri, toz tutmuş kütüphaneleri, büyük ayaklanmalar yaşamış mahallelerine yeni bir ışık tutuyor ve bunu omuz omuza yapıyorlar. üstelik en alttan başlayıp yükseklere tırmanıyorlar. Gerçek ismi Archy Marshall olan King Krule, enfes kafiyeleri, paslı sesi ve bence süreal elmacık kemikleri ile Güney’in en derinlerinde yatan mirası bize hatırlatıyor. David Bowie, Ian Dury, Billy Idol, James Blake, Sex Pistols ve daha nice müzisyenin yanaklarından birer makas alıyor ve bütün bunları yaparken bir de üstüne dünyaca tanınmayı başarıyor. Bence DIY bir şekilde amacına ulaşıyor.