A

slına bakarsanız feminizm, uzun zaman önce bir çip misali müzik notalarına yerleştirildi. Biz belki 90’lı yıllarda Britney Spears’in, Christina Aguilera’nın, Spice Girls’ün, Destiny’s Child’ın “Girl Power/Kız Gücü” erasına uyandık; fakat o ilk feminizm tohumu, Yunan tanrıçalarını kıskandıracak derecedeki bereketli müzik topraklarına çok uzun yıllar önce atılmıştı: 1920’lerde “The Mother of Blues” lakabıyla bilinen Ma Rainey’nin “Cell Bound Blues” bestesi, sürekli kendisine hakaretler savuran kocasını meşru müdafaa anında öldüren bir kadının hapishanede yaktığı bir ağıttı. İçimizi kıpır kıpır yapan, tek bir kibritle dünyayı, tüm gezegeni yakasımızın geldiği Beyoncé feminizmini 1920’lerin kadınlarından bekleyemezdik.

İşte, tam bu noktada ucu Madonna, Cher, Lauryn Hill, Lorde, Sia, Solange, Rihanna gibi isimlere değen bir akım başladı. Feminizm, kendine yeni bir dil buldu; evrensel ve ortak bir dil. Derdini anlatacak kadardı ama yeterdi, hem daha uzun vadeli bir planın ilk çıkan dişlerinden biriydi bu adım.

İkinci dalga feministlerin baş gösterdiği 60’larda, soul müziğin kraliçesi Aretha Franklin‘in “Respect” şarkısı kesinlikle bir tesadüf zincirinin halkalarından biri değildi. Franklin, bir erkeğin saygısı için onun keyfini beklemektense bir an önce harekete geçip o saygıyı kendi tırnaklarıyla kazıyarak kazanmayı yeğledi.

60’lar, ataerkil toplumların ve ayrımcılık gibi haksızlıkların sorgulandığı bir dönemdi. “Bedenimiz bizimdir!” seslerinin gitgide dozunu artırdığı bu periyotta feminizmin kendine müzik gibi bir kanal bulması da olağandı. O dönemin sıkı feministlerinden biri sayılan Lesley Gore, “Bana ne yapacağımı söyleme/ Ve ne söylemem gerektiğini de/ Seninle dışarı çıktığımızda, lütfen /Beni yanında sergiliyormuş gibi yapma” diyerek çoğu kadının duygularına tercüman oldu. O yılların sosyolojik koşulları da göz önüne alındığında, “You Don’t Own Me/ Bana Sahip Değilsin” şarkısı çatı katına çıkıp avaz avaz söylemelikti. Henüz bu ikonik feminizm marşını dinlemediyseniz işte size fırsat.

Şu ana kadar saydığımız tüm kadınlar zamanın ötesinde kadınlardı. Ama aralarında öyle biri var ki, ‘feminist ikon’ yakıştırması yapsak abartmış olmayız. John Lennon’a göre o “Dünyanın en ünlü bilinmeyen ressamı”ydı; ama o ressamdan çok daha fazlasıydı. Feminizmi avant-garde performans sanatında kullandı. Güç dinamikleri, toplumsal cinsiyet meseleleri, şiddet ve mağduriyet, kültürel kimlik ya da ‘ötekililik’ gibi konular üzerinde araştırmalar yaptı. 1972 yılında yaptığı “Some Time in New York City” albümünde yer alan “Sisters, O Sisters” şarkısında tüm kadınlara özgürlük çağrısında bulunan isim Yoko Ono’dan başkası değildi.

60’ların parmak ucunda ilerleyen feminizminden, 90’ların gümbür gümbür feminizmine ciritli atlama yapmaya ne dersiniz? Tüm zamanların en azılı feministlerinden Madonna’dan Britney Spears’e, Destiny’s Child’dan Spice Girls’e herkes 90’ları beklemiş sanki. Uyuyan devin uyandığı ve bir daha da şekerleme bile yapmayacağı bir devrin başlangıcıydı 90’lar.

Feminizm mi Madonna’dan önceydi yoksa Madonna mı feminizmden önce bilmiyoruz. Bildiğimiz tek bir şey var, o da 98 yılında yayımladığı yedinci stüdyo albümü “Ray of Light“, pop müzik kültüründeki kolektif dönüşümün bir parçası olduğuydu. Hinduizm ve Kabbala dinlerine karşı duyduğu ilgi hazır elinin altında dururken, bunu müziğine katmak anca Madonna’nın yapacağı bir işti. Ve işte, olmuştu, Madonna, kadın merkezli pop hareketinin temellerini atmıştı. Popun Kraliçesi’nin kadın hakları için verdiği savaş, yaptığı tüm müziklerin alt notalarına kodlanmıştı bile.

Madonna’nın olduğu yerde Beyoncé’yi es geçmek olmaz. Aslında böyle bir kadının 90’larda “Destiny’s Child/ Kaderin Çocuğu” adlı bir kadın grubu üyesi olması çok ironik. Zira, Beyoncé kendi kaderini kendi yaratıp pop müziğini kadınlara sundu. “Kendimi her zaman bir feminist olarak gördüm. Buna rağmen, bu kelimeyi kullanmaktan korkuyordum çünkü insanlar çok tepki gösteriyordu. Fakat dürüst olmak gerekirse; aslında oldukça basit. Kadınların ve erkeklerin eşit olması gerektiğini vurgulayan bir akım.”

90’ların “Independent Woman”ı Beyoncé, 2000’lerde daha da bağımsızlaştı. 2013 yılında kendi adın taşıyan albümü öncesi kendi deyişiyle “feminist uyanış” yaşadıktan sonra ortaya çıkan “Flawless” şarkısı da buram buram feminizm kokuyor.


”Genç kızlara kendilerini küçültmelerini öğretiyoruz, onlara hırsı -fakat çok da hırslı olmamayı öğretiyoruz. Onlara başarılı olmalarını -fakat çok da başarılı olmamalarını, yoksa erkeklerin onları bir tehdit olarak göreceklerini söylüyoruz. Bir dişi olarak, evliliği hayatımın odağına koymam bekleniyor. Hayatın en önemli şeyiymiş gibi. Eğer öyleyse, neden erkeklere de aynısını öğretmiyoruz?”

Lemonade“, Beyoncé’un siyahi kadınlara adadığı bir başyapıttı. Kendini “modern feminist” olarak adlandırıp, hakkında yapılan feminist eleştirelerine de sus payı veren Kraliçe B: “Neden kendimizi etiketlemek zorundayız ki? Sadece bir kadınım…” Öyle ya da böyle Kraliçe B, arkafonda “Single Ladies” çalıp sandalye kapmaca oynarken sadece kendisine değil hemcinslerine de yer açtı.

Kısacası herkesin çorbada bir tuzu vardı. 90’larda Britney Spears, ilgiyi Destiny’s Child, Backstreet Boys ve N’sync gibi grupların üstünden çekip solo akımı başlattı. “…Baby One More Time” dediğinde, feminizm çarkının dişleri çoktan iç içe geçmeye başlamıştı. Cher, “It’s a Man’s World” (1993) albümünün yayınlanmasından üç yıl sonra, disko erasının klasiği “Believe” şarkısını piyasaya sürdü. Üstünde son kullanma tarihi olmayan, zamansız bir albüme imza atan Cher, ayrılık acısı çeken kadınlara kulaktan morfin vererek acılarını dindirdi ve ayrılıktan sonra da yaşam olabileceğine bizleri inandırdı. Brandy ve Monica, 1998 yılında “The Boy is Mine” diyerek saygı çerçevesi içinde ‘cat fight’ yaptılar. Yaşasın kadın dayanışması!

Bu sanatçıların her birinin pop müziğinin evriminde bir parmağı vardı. Bu müzik türünün tanımı kümülatif bir biçimde daha geniş ve melez pop deneylerini de kapsayarak genişledi. 90’ların “kız gücü” furyası, pop müziğinde yankıları hala devam eden kalıcı etkiler yarattı. Ancak pop, 1998’de, kendi müziğiyle güçlenmeye çalışan kadın simgelerine (ve potansiyel ikonlara) odaklanmak için köklü bir sıçrama gerçekleştirdi. Britney, Lauryn Hill, Madonna, Cher, Brandy ve Monica gibi sanatçıların parçaları 20 yıl sonra bile süregelen etkiler yarattı. Sizce de iyi olmadı mı?

Zeynep Gür – https://kizinadizeynep.com/