U

zun bir süre bekleyişin ardından sonunda o gün geldi çattı ve Ayşe Deniz Gökçin ile keyifli bir sohbetin içine düştük.

2013 yılında Franz Liszt etkisinde yorumladığı Pink Floyd coverlarıyla evet dedim kendisine! Babamın gençlik yadigarı niteliğindeki Pink Floyd  ve halamın aşıladığı piyano aşkını Ayşe Deniz kombine etmişti bana sadece dinlemek düştü bir de yazmak tabii. O günden bu yana 5 senede kendisi klasik müziğin bütün kurallarını, dar kalıplarını önyargılarını yıktı. Amerika’dan Yunanistan’a, İsviçre’den, Ukrayna’ya alkışlayanları günden güne arttı, hızla artmaya devam ediyor. Ben okuduğu okulları sormadım o da saymak istemedi çok değerli hocaları da bir yana dursun istedik, Kremlin Sarayı’nda konser vermesi için davet edildiği konusuna hele hiç değinmiyorum.

Gelin Ayşe Deniz Gökçin’i biraz yakından tanıyalım..

Uzun süre görüşememiş 2 dost edasında ben sormuyorum Ayşe söylüyor:

Sezi, BBC World’de yeni bir röportaj gerçekleştireceğim netleşti. Şimdi onu duyurmam gerek. Aslında senden sonra boştum ama önemli bir menajerlik görüşmem çıktı. Türkiye’nin 9 farklı ilinde konser verme planlarıyla ilgili..

Çok mutlu oldum ve gurur duydum diyorum. Siparişimizi verdik ve başlıyoruz… Peki nasıl oldu? Çünkü ikimizde çok iyi biliyoruz klasik müzik camiasındaki o kemik kitlenin bakış açısını camiadaki farklılığın kolay kolay takdir edilmeyişini…

Çok zor oldu, aklına geldiği an yapamıyorsun. Aklıma geldiği an yapabilmiş olsaydım 5 sene değil 10 sene önce yapmış olurdum belki. O kadar büyük elemelerden geçip Londra Kraliyet Akademisi’nde okumaya hak kazan, bütün sınavları iyi notlarla geç. Piyanist oldum diyebilmem, yüksek lisansı bitirdiğin gün hissettiğin bir duygu ki ben 6 yaşımdan beri piyano çalıyorum. Her şeyden önce oldum deme standardın çok yüksek, öz eleştirini yapmayı mükemmeliyetçiliği ve küçük hataların getirdiği büyük sesleri okul hayatımda çok iyi öğrendim. Genelde okuldaki bu sıkılık ve sert eleştiri kültürü insanların kalıplar dışına çıkmasını teşvik etmiyor ama gerçekten başardığın gün olmuş demesini de biliyorlar. İlk süreçte klasik olanı layığıyla yapamadığın zamanlar bir de iki farklı müzik kültürünü birleştirmeye tenezzül etmek zaman alıyor. Öz güvenim oturmaya başladığı evrede sentez besteler oluşturmaya başladım, etrafımdakiler ve profesyonellerle hevesle paylaştığımda eleştiri üstüne eleştiri aldım. Bu yolda tutkulu olduğumu eleştirilerden sonra yılmadığımda daha iyi anladım. Piyanoyu sadece tuşlarla çalmak bile beni kısıtlıyordu. Mezun olduktan sonra hocaların izniyle piyanonun mutfağı dediğimiz akor telleri kurcalayarak, kırık plaklar ve penalarla daha deneysel çalışmalar kaydettim. Ve şu çok net nerden mezun olursan ol kimse konserine gelmeye hazır bir şekilde seni bekliyor diyemem. Bütün dönemde mezun olduktan sonra konser verebilen sadece 2 kişiyiz…

Keşif hikayen bile çok bizim nesile göre bir hikaye. Bu coverları kaydettin bir köşede beklediler, bir tür maserasyon süresi olarak düşünelim bu beklemeyi eserler durduğu yerde olgunlaştı şarap gibi.. Sonrasında bir viral durumu oldu değil mi internette?

Gülüyor.Evet hiç birşey besteleyip kaydettiğim ve ilk paylaştığım an olmadı. Doğru insanlar aracılığıyla doğru platformlarda çağımızın bize yaşatabileceği birçok farklı güzellik var profesyonel anlamda etkileşime açık olmalıyız. Liszt’in 200. Yıl dönümü anısına bestelediğim Pink Floyd coverlarım, bir süre sonra tesadüfen Sound Cloud üzerinden keşfedildi ve internette büyük bir viral dönmeye başladı. Pink Floyd resmi sayfasında yer alan yazıda çalışmalarım takdir topladı ve aniden tanımadığım farklı ülkelerden binlerce insandan övgü mesajları almaya başladım. Sonra müzik sitelerinde haberler girilmeye başlandı. Liszt etkisinde piyanoda Pink Floyd coverlayan Türk kızı.. Ve ardından gelişen Lisztified Pink Floyd Albüm çalışması ile bir gün farklı bir sabaha uyandım.

Neden Liszt’den esinlenerek… diye sormadan önce lütfen bana sana bu soruyu kaçıncı kez soran kişi olduğumu söyler misin? (Sayamadı.. Gülüştük.. Bazı sorular böyledir insan cevabı bilse de sorar..)

Franz Liszt’in 200. Yıldönümüydü Pink Floyd kayıtlarını yaptığım sene klasik müzik camiasından onun anısına birçok kişi Liszt üzerine yoğunlaşmıştı. Ama asıl sebep tam olarak bu değil. Liszt aslında sadece klasik müzik severlerin tanıdığı bir rock star! Karizmasıyla müziğiyle kızları büyüler karavanıyla konser vermek için yollara dökülürmüş. Fakir halk için para toplamak amacıyla konser verirmiş.. Hatta kendisi Resital kültürünü başlatan ilk kişi. Baştan sona soluksuz kendisini dinletmeyi başaran ilk piyanist. İnsanları etkilediği aşikar… Müziğiyle kızları büyüleyen bu adamın kadınlar üzerinde bıraktığı etkiye ise Lisztomania denirmiş. Lisztified benim lügatımda Lisztomania demek. Liszt’leştirme, Lisztleşme artık türet türetebildiğin kadar…

Ayhan Sicimoğlu tabiriyle vizyonunun hastasıyız! Klasik müzik ve rock müziği takdir toplayarak bir araya getirmen ve türler arasındaki buzları bi nebze de olsa eritmeye yardımcı olman harika! Bana öyle geliyor ki bu işin sırrı biraz geçmişinde saklı.. Biraz çocukluğuna inelim mi?

Annem doktor babam mühendis ben ise sanatçı buyrun size bermuda şeytan üçgeni. Doğduğum günden beri annem ve babam benim kendilerini de çok mutlu etmeyen bir sistem içinde bulunmamı istemediler. Sanatçı olmam konusunda yeteneklerim doğrultusunda yönlendirildim.  Akşamları aile yemeklerimizden sonra televizyon karşısına geçmek yerine hep beraber müzik yapma dans etme ritüellerimiz olurdu ve bu aktiviteyi iple çekerdik. Evimizde piyano da vardı rock müzik de dinlerdik Michael Jackson da. En önemlisi de bu müzikle dolu bir geçmiş… Çünkü şu an eserlerimde yer verdiğim Pink Floyd, Nirvana, Aerosmith, Chopin, Michael Jackson gibi isimler zamansız birer idol. Geçmiş anılarımda onların yeri olmasaydı şu anki bestelerim bu denli anlamlı olmazdı.  İnsanın özüne sadık kalabilmesi bu anlamda çok önemli, diğer benliklerini reddetmeden bütün yaşlarının ve bütün zevklerinin toplamı olabilmesi ve bunun takdir edilmesi çok güzel.

Bu sentez aslında yapay değil tamamen senin içininin bir dışa vurumu. Popülerlik adına yapmadığın da aşikar bunu Taylor Swift coverları projesini elinin tersiyle itmenden anlıyoruz (That’s my girl dediğim an bu oldu!). Kategori içinde yarattığın klasmanla aslında rakipsizsin, bu niş ve etkileyici..

Evet bütün kişiliğim, duygularım ve duygusallığım işin içinde. İçime sinmeyen hiçbir işte popülerlik için yer almam. Şimdiye kadar hep kişiselleştirip, içselleştirip aşırı duygusal performanslar icraa ettim. Talihsizlik o ki bazı insanlar eserlerin yorumlarındaki taşkınlıkları duygusallığı ucuz bulurken, poker faceliği havalı buluyor. Lakin duygusallık ve içselleştirme asla bir dezavantaj değil!  Sahne deneyimi benim için her zaman heyecan doruk noktası. Başlangıç öncesi yaşadığım bu yoğun duygu umarım hep canlı kalır zaten çalmaya başladıktan sonra sakinleşiyorum. Klasik bir eseri çalarken kendimi kıyaslayabileceğim yüzbinlerce insan oluyor bu durum daha gerilimli ama kendi uyarlamalarımı performe ederken daha rahat hissediyorum. Coverlarımda farklı yönlerimi, farklı benliklerimi muhafaza etmem daha çok insana hitap etmeme olanak sağladı. Zaten sadece klasik müzik dinleyen kitleye odaklanmak gibi bir niyetim yok, ben daha çok bir kesişim kümesi gibiyim.

Peki bizi ne tür kesişimler bekliyor daha daha ? Güncel planlarını ele alalım…

2014 ve 2016 yılında Milano’da Park Sempione’de Ludovico’nun düzenlediği 2 günlük  müzik festivalinde yer aldım ve performans sonrası kendisi çok içten tebriklerini iletmek ve tanışmak üzere için yanıma geldi. Karşılıklı iltifatlar silsilesi yaşadık. Dediğim gibi çok büyük salonlarda konserler vermek istiyorum bunu sadece tek başıma piyano çalarak yapamam beni tamamlayacak insanlarla bir ekip olmak üzere görüşmelerim devam ediyor..

Seçtiğin otantik performans yerleri de eserlerininin altında kalmıyor. Moskova’da Saviour Church’de Dünya Barış Konseri konseptli  Gümüşlük Koyunbaba Taş Ocağında Pink Floyd, Urla Vineyard’da Nirvana temalı bir konser verdin ki gerçekten Nirvana’ya vardığımızı düşündüğümüz anlardı. Bu sene ise Argos Kapadokya…

Hahaha.Evet. Akustik, mekan ve konseptler çok değerli her şey bir bütün. Ses görsel aura aslında toplu bir deneyim. Her şey daha özel anılar için. Argos Kapadokya konseri çok güzel geçti. Çok güzel bir manzaraya karşı Coldplay Clocks’dan esinlenerek bestelediğim The Watches isimli eserimi için de orada video kaydettim. Ayrıca çevre kirliliğine karşı duyarlılığımızı dile getirmek istediğimizden sosyal sorumluluk adına bir çalışmamız daha oldu bekleyin ve görün!

Şimdiye kadar seni hep Spotify üzerinden ya da canlı performans olarak dinledim. Geçen gün konser çıkışı CD’ni aldığımda bir olay örgüsü içinde arabada arka fonda dinlerken fark ettim ki aslında tüm eserlerinin özünde bir Soundtrack edası var. Bir araba çarpma anı allah korusun, bir flash-back, ayrılık sonrası dinginlik, huzurlu gözükürken pasif agresifleşen notalarda çıldırma anı bütün bunlar bir tesadüf mü ben mi uyduruyorum?

Yok hayır, tesadüf değil. Aslında soundtracklerin özelliği şarkıyı dinlediğinde seni bir foto-grafik bir yaşanmışlığa götürmesi, bir ana götürmesi. Beni anılarıma götürüyorlar o sebeple soundtrack havası oldukça var. Ama sadece beni anılarıma götürsünler istemiyorum bizi bir filme de götürebilirler !! Bu sebeple bestelerimin Soundtrack olmaları konusunda görüşmelerim sürüyor ve bu yönde ciddi planlarım var.

Röportaj: Sezi Sander

En son geçen sene bu aralar konuştuğumuzda bu sene Türkiye’de konser planı olmadığını söylemiştin? Türkiye ayağı nasıl gelişti?

Ben ayarladım! Ben çalarım hem bestelerim hem de organize ederim 😊Ailem çok destek oldu bu süreçte kolay değil ama imkansız da değil Bu sene İzmir Ankara İstanbul’da 3 konsere imza attım. İyi ki gelmişim diyorum! Benim için çok önemli bir lokasyon sonuçta kendi ülkem ve konser sonrası yorumlar ve insanların enerjisi çok güzeldi! En kısa sürede tekrar görüşmek dileğiyle..