K

arayipler, Afrika, Hindistan ve İrlanda kültürünün İngilizlerinki ile harmanlandığı, karanlığın hazzını tanıtan, Trip-Hop’un doğum yeri olan Bristol, Müzik Tarihini Etkileyen Şehirler serimizin yeni konuğu oldu.

Mahalleliyi Tanıyalım

Bristol’un sosyolojik yapısı, İngiltere’deki bir çok şehir gibi 2. Dünya Savaşı’nın ardından şekillenmeye başladı. Ülke, savaş sonrasında “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” tanımının bittiğini ve ekonomisinin düzeltilmesi gerektiğini anlamıştı. Devlet, ekonomiyi güçlendirmek için planlarını tarım ve sanayiye yoğunlaşmak olarak belirlemiş, halkı bu sektörlere yöneltmişti fakat İngiltere bu işi kendi iş gücüyle yeterince hızlı yapamayacağını anladı ve 1948’te Britanya Milliyetçilik Bildirgesi’ni yayınlayarak İngiliz Milletler Topluluğu’ndaki halkı anavatana davet etti.

Devlet, o dönem bu bildirge ile ekonomiyi güçlendireceğinin farkındaydı fakat kültür-sanatın da bu göçle beraber yepyeni limanlara yelken açacağını tahmin edememişti. 1948, Bristol Sound’unun oluşmasında önemli bir seneydi çünkü şehrin sokakları Karayiplerden gelen göçmenlerle dolmaya başlamıştı. Şehir göçmenlerin sayesinde yirmi yıl boyunca sanayiye yüklendi ve ekonomide bir devrim gerçekleştirdi. Göçmenlerin ikinci jenerasyonunun yetişmesi ise, sanattaki devrimi yaratacaktı.

Bristol, Londra bir kenara, bugün İngiltere’nin kültürel olarak en çok harmanlanmış şehri olarak bilinir. “Dünyanın en büyük kasabası” olarak tanımlanan bu şehir, din-dil-ırk ayrımı yapmadan gelişmeyi becerebilen nadir kentlerden biridir. Sosyolojik yapısı incelendiğinde inanılmaz bir denge görülebilir. Karayip, Afrika, Hindistan ve İrlanda göçmenleri ile zenginleşen Bristol, bu özelliğini kullanarak kendini kültürlerin kaynaştığı dev bir kasaba olarak belirledi.

Aldığı göçlerin kültürünü harmanlamaya koyulan ahali, aynı zamanda ülkedeki sistemi de reddediyordu. Londra merkezli bu yeni kapitalist sisteme karşı gelen halk, oluşumundaki iki temel taşı 60’ların sonunda belirledi. Kültürel zenginlik ve sistem karşıtlığı. Bu duruş sadece müzikal anlamda değil, sanatın her dalında görülebiliyordu. Bristol ruhu Banksy sayesinde tüm dünyaya yayılıyordu.

Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değiliz.” felsefesini benimseyen müzisyenler, zamanın akımlarına ayak uydurmaktansa sokaklarında buldukları farklı sesleri birbiri ile tanıştırmayı tercih etti. Afrika ve Karayip elementlerini birleştirip trip-hop’u ortaya çıkaran sanatçılar, müzik sahnesini altüst edeceklerinin farkında değildi. Ortaya ilk olarak Massive Attack çıktı. Hip-hop beat’lerinin üzerine dub efektleri eken Del Naja, Tricky ve Daddy G, müzikal bir devrim başlattı. Karanlık ve şehvetli sound’ları ile daha önce yaşanmamış bir hazzı ortaya atan üçlü, Mezzanine albümü ile Bristol kültürünü dünyaya tanıttı. “Karanlıktan muazzam bir haz elde etmek.

Şehir Massive Attack’tan sonra bir de Portishead’i çıkardı. Portishead, Massive Attack’e göre daha duygusal ve sakin bir trip-hop sound’u yakalarken, dinleyeni depresyonun sahillerinde yürüyüşe çıkarıyordu. Hip-hop beat’lerinin üzerine depresif bir ses ekleyen grup, Beth Gibbons’ın gücü ile dinleyiciye başka bir boyuta götürüyordu. Grubun en önemli özelliği ise karayip göçleri ile Bristol’a yerleşen muazzam bas’ı Simmons’ın acılarına eşlik ettirebilmesiydi. Portishead, Del Naja ve ekibinin dolaysız karanlığa götürme politikasını izlemedi fakat kederin boğucu gücü ile Bristol akımını devam ettirmiş oldu.

Bu iki grubun Bristol kültürünü yerleştiren en büyük etmenler olduğunu kabul etmeliyiz fakat bir kısıtlama yarattığını da söylemekte fayda var. Bristol maalesef Massive Attack ve Portishead’in gölgesinde kaldı. Popüler kültürün tüketimine uğrayan trip-hop, Bristol’u bu isimlerle ünlenmeye itti lakin şehir bu iki isimin sound’u ile sınırlı değildi. Sanatın her kolunda gelişen bu büyük kasaba; reggae, punk ve elektronik kulvarlarında da oldukça başarılı isimlere sahipti. Bunlara örnek olarak şu isimleri verebilirim. The Pop Group, Black Roots, Fuck Buttons gibi yenilikçi gruplara da sahipti.

Bugüne dönersek, bu büyük kasabanın 90’larda yakaladığı orjinal sound’un gölgesinde kalmış bir hali var fakat bu müziğin bittiği anlamına gelmiyor. Bristol gençliği şu sıralar yeni soundlarla oynamakla meşgul. Eski jenerasyondan kalan kültür harmanlama tekniğini kullanan müzisyenler farklı yönlere doğru ilerliyor. 2016 itibari ile Bristol’un yeni bir sound’a kavuştuğunu söyleyemeyiz ama bunun oluşumu çok da uzakta değiliz. Çünkü ellerinde çok yetenekli isimler var. Bunların bana göre en önemlisi ise geçen sezon Salon’da sahne alan prodüktör Emika. Thom Yorke‘un en beğendiği isimlerden biri olan Ema, Bristol’un elektronik alt yapısını, Berlin’in house’u ve Prag’ın klasik müziği ile harmanlamakla meşgul. Bristol’un bayrağını taşıyan bu genç müzisyen inyakın zamanda büyük başarılara imza atmasını bekliyorum.

Akşam Hangi Mekandayız?

Bristol, paranın aktığı kapitalist mekanlar yerine underground “sokak” kültürünü taçlandıran barları, plakçıları ve mekanları ile ünlü. Bristol’ı ziyaret ettiğinizde kaçırmamanız gereken yerleri kısaca listeleyelim.

Thekla:

Adanın en işlek limanlarından biri olan Bristol, deniz kültürünü müzikle birleştiren mekanlara sahip. Thekla, zamanında Alman ordusuna ait bir gemiydi ve 80’lerin sonunda Bristol limanına demir atarak kendini bir kabaret tiyatro evi olarak ilan etti. Bir süre bu işlevi gören gemi, bu sıralar Bristol’un yüzen müzik sahnesi. Oldukça fotojenik bir görünüşe sahip olan Thekla, müzik sahnesinin en işlek ve özel mekanlarından. Restorasyon ile “güvenli” bir hale gelen gemi, müzikseverlerin favorilerinden.

http://www.theklabristol.co.uk/

thekla_bristol

The Golden Lion:

Kentin sanayileşmiş bölgelerinden uzak, hapishaneye yakın olan Golden Lion, Bristol arka sokaklarının baş tacı. Olduça “natüralist” bir yapıya sahip olan bu mekan, şehrin funk, jazz ve swing gruplarının manevi evi olarak tanımlanıyor. Pis görünüşü, ucuz biraları ve serseri müşterileri ile Bristol’un en özgün mekanlarından olan The Golden Lion, Bristol’un sokak hayatını deneyimlemeniz için uğramanız gereken yerlerden biri.

https://www.facebook.com/goldenlionbristol/

The Louisiana:

The Louisiana, İngiltere Indie Krallığı’nın kalelerinden biri. 90’lardan beri bir çok indie grubun parlamasına yardımcı olan mekan, küçük bir kapasite ve kötü bir sahneye sahip olsa da ülkenin her köşesinden hayranlara sahip. Müziğin sistemleşmesine orta parmağını kaldıran The Louisiana, adadan çıkan taze kanı görebilmeniz için gidilmesi gereken mekanlardan.

Portishead:

Bristol’ın biraz dışında kalan bu sahil şeridi, Portishead’in ismini aldığı küçük bir kasaba. Müzikal anlamda pek canlı olduğunu söyleyemeyiz fakat grubun hayranları için gidilmesi gereken bir yer. Bristol Kanalı’na karşı bir sigara yakıp, Beth Gibbons’ın felsefesini geliştiren bu sahilde güzel tınılar yakalayabilirsiniz.

Rise Records:

Bristol zengin müzik sahnesinin yanı sıra efsanevi plakçılara da sahip. Bunlardan biri de The XX, Factory Floor, Edwyn Collins gibi isimlere ev sahipliği yapan Rise Records. 2009’da açılan dükkan, koleksiyonunu indie gruplardan yana kullanıyor lakin bu eskileri bulamayacaksınız anlamına gelmiyor. İşin güzel tarafı ise, Rise Records ülkenin en geniş müzik kitapları seçkilerinden birine sahip. Bir öğlenini ayırıp karış karış müzik aramak isteyenlere ideal bir yer.

 

rise_records_bristol

Bristol, kültür-sanat mecrasında özgün duruşu ile özel bir yerde bulunuyor. Sistemden arınmış olan buna sanatçı şehri, modern dünyanın toplum üzerine yapıştırmaya çalıştığı normları kabul etmeyerek, her kültürden bir parça alıp, yeni ve iyiyi üretmeye devam ederek sanatın kökenine sahip çıkıyor.

Bu güzide şehrin seslerini toplayan bir Spotify listesi de hazırladım. Afiyet olsun.