K

onu Komşu Ne Derin yeni konuğu sosyolog, müzik yazarı ve seslendirmen Gülşah Görücü oldu. Açık Radyo‘daki programı ve Agos Gazetesi‘ndeki yazıları ile tanıdığımız Gülşah Görücü ile oturduk, uzun uzun lafladık. Buyrunuz.

Öncelikle bizlere vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ne demek, böylesine dolu ve kaliteli içerik üreten Rave Mag ile röportaj yapmak güzel bir şey.

Bu kariyere olan eğiliminiz üniversite yıllarında başladı. Radyo Vesaire vizyonunuzu nasıl etkiledi?

“Kariyer” demek biraz büyük bir laf gibi geliyor aslında, didaktiklikten kaçma tarafındayım. O yüzden müziği sevmeye, müzikle ilgilenmeye demek isterim. Üniversitenin de bir kaç yıl öncesine gitmek gerekiyor ama öyle olunca da. Büyükannemi kaybettikten sonra teyzem Muzo’nun aldığı kırmızı radyoyla başladı, en eski hatırladığım o. Zaman kaset doldurma zamanıydı ve eve gelen radyonun mikrofonu bile vardı. Düşünsene! Henüz altı yaşındaydım ilk kasetimi çoktan doldurmuştum. Hatırlıyorum, arkada Barış Manço şarkısı çalıyordu. Gülpembe, enstrümental versiyon. Yaşıma başıma bakmadan şarkının sözlerini büyükanneme veda güzellemeleriyle doldurmuştum. Onlar duruyor mu bilmiyorum, belki bir depodadır, belki çoktan herhangi bir çöplükte. Ama ilk o zamandı müzikle tanıştığım zaman. Bir elimde ballı süt dolu biberon, diğer elimde tadı plastikten hallice memeler bir süre böyle devam etti.

Gülşah_Görücüİlerleyen yıllarım okul servislerinde kimin doldurduğu kaset dinlenecek tartışmalarıyla geçti. Sonrasında hayatıma İstanbul geldi, çok büyüktü, dinleyecek daha çok şey vardı, izlenecek daha çok konser. Başarısız klarnet ve perküsyon denemelerim de olmadı değil. Ama bir şekilde yazıp çizmenin tarafında kalmak istediğimi fark ettim. Üniversite yılları müzik yapmaktan ziyade, daha çok müziği dinlemeyi, paylaşmayı, yazmayı sevdiğimi fark ettiğim yıllar oldu. Üniversite radyoları galiba en çok kuralı olan ama bir şekilde herkesin o kurallara uymadan en keyifli yayınlarını yaptığı radyolar. İyi ki de öyleler. O dönemden çıkan pırıl pırıl bir çok programı şu anda hala devam ettiren arkadaşlarım var. Dinledikçe 10 sene öncesine dönüyorum. Hepsini tek tek mikrofonlarından öpüyorum.

Bir süre Amsterdam’da yaşadınız, Hollanda müzik sahnesini Türkiye ile karşılaştırırsak en büyük farklar nelerdir?

Hollanda müzik sahnesi diye genellemeye gitmek çok zor, Rotterdam çok farklı, Utrecht ya da Leiden bambaşka, Amsterdam zaten kendi başına bir dünya. Dünyanın Disneyland’i. Ama arka planda her daim elektronik müzik çalan bir Disneyland hayal et, öyle. Hayal ettiklerin Amsterdam’ın sana sunduğu sürprizli hikayelerle doğru orantılı. Amsterdam müziği diye bir şeyden bahsetmek mümkün, evet; ve bir çoğu elektronik altyapılı şarkılar. Kulüplerde ve düzenlenen büyük partilerde en azından böyle. Evlere girdiğinizde, mesela Frau Eva akşam yemeğine sizi davet ettiğinde dinlediğiniz şarkılar ise Türkiye pop müziğinin daha folk’u ve Flemenkçe dilinde. Mevzu yine aynı, aşk acıları, kıskançlıklar, tutunamamazlıklar, özlem. Amsterdam’da kendi halinde çekirdek bir ailenin dinlediği müzikler aşağı yukarı böyle.

Eğer müzik sahnelerini o sahnelerde ağırlanan isimler ve gruplar üzerinden değerlendirip, bahsedeceksem iş değişir. Emirgan’da dinleyip dinleyip, iç geçirdiğim birçok müzisyeni ve grubu De Pijp’de dinleme şansı buldum mesela., coğrafya hakikaten kader galiba. Çok güzel salonlarda, çok iyi performanslar izledim. Üstelik bunun için aşağı yukarı 8 Euro’ya bir bilet alıp, bisiklete atlamak yeterliydi. Konserlerin dışında, Pazar akşamüstleri şehrin muhtelif yerlerinde kurulan plak pazarları en sevdiklerimdendi. Müziğin, devletin kültür sanat politikalarıyla da desteklendiği bir şehir Amsterdam. Eğer bir karşılaştırılma yapılacaksa eğer, ilk maddeye bunu koyarım. Devlet desteği dışında, müzik için örgütlenmenin mahalleye indiği de bir şehir. Mahalle örgütleri mahallenin psychedelic rock grubu gitaristinin havalimanında kaybolan gitarının ardından parti düzenliyor örneğin. Amaç: para toplamak bir enstrüman almak, bu kadar insani. Müziğin bekası için bireysel olarak bir şeyler yapabiliyor olmak Amsterdam’da müzik adına deneyimlediğim en güzel şeydi. Londra’ya kadar olmasa da, Amsterdam’daki müzik marketler de bir o kadar sizi içine çekiyor. Concerto örneğin, en sevdiğim plak dükkanı. İçeride müziğin her türlü halini bulabileceğiniz, kahvenizi içebileceğiniz, dergileri karıştırabileceğiniz, plakları dinleyebileceğiniz ve hatta şanslı gününüzdeyseniz favori grubunuzun pop-up performansını dinleyebileceğiniz bir yer Concerto. Farklı bir konser deneyimi isterseniz eğer ve biraz da alternatif müziğin tarafındaysanız, Paradiso ve Melkweg Amsterdam’ın en sıkı mekanlarından.

İstanbul da yavaş yavaş hareketleniyor. Bu tür bir müzik kültürünü getirmek için emek saf eden çok güzel insanlar var etrafımızda. İyi olacak, iyi olmalı, bunun için çalışmalıyız. Umut yok değil.

Son dönemde sahne ile arasına telefon ekranı koyan seyirci sayısı oldukça arttı. Bununla ilgili bir çok tartışma da var. Konser adabının yanında dinleyicilerin bu tutumları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yekpare bir konser adabından bahsetmek bu çağda mümkün mü bilmiyorum. İçinde yaşadığımız çağın zeitgeist’ı anı kaydetmek üzerinden ilerliyor. Her çağın getirdiği bir manevi enfeksiyon oluyor, bize patlayan da anı kaydetmek oldu sanırım. Ya da biz bunu böyle yaptık, onu da bilmiyorum.

En başa alırsak, bazı janralar beraberinde bir takım müzik dinleme adabını da getiriyor. Klasik müzik konserlerinde sahneyle aranda görünmez bir cam vardır adeta. Öksürmek bile eser aralarına sıkıştırdığın bir şeydir bu dinletilerde, ama bu kendiliğinden gelişen bir hal, doğasında var. Ama bu bile değişiyor, Doğu Avrupa’ya baktığımızda, şu anda farklı bir klasik müzik deneyiminin denendiğini görüyoruz. Dinleyiciler müzisyenlerin arasında oturuyor, yanında biri obua çalıyor mesela, diğer yanında kocaman bir lir var. Dünyanın en eski müzik ekollerinden biri bile bu esnekliği verebiliyorsa, dinleme adapları da çeşitlenebilir, evrilebilir diye düşünüyorum.

Demek istediğim herkesin müzik dinleme adabı kendine, ister müzisyenin gözlerinin içine bak, ister dans et, ister en akıllı telefonların en akıllı uygulamalarıyla performansı kaydet. Bizdeki sıkıntı aslında Türkiye toplumsallığının çürüklüğünde yatıyor galiba. Özgürlüğün tanımında birinin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini yapabilmek vardır ya, işte biz bu tanımı hiç içselleştiremediğimiz için, arkamızdaki müzikseverin belki de en sevdiği şarkıyı akıllı telefonlarla perdeliyoruz. Hatta bunu genelleyebileceğimizi de düşünüyorum, Londra’daki Eels konserinde de aynısı olmuştu, Münih’teki Noel Gallagher konserinde de. Kaydediyoruz, kaydediliyoruz; dediğim gibi adeta manevi bir enfeksiyon. İlacı da yok.

En nihayetinde herkes nasıl istiyorsa müziği öyle dinliyor, dinleyecek. Her janranın bir şekilde alıcısı var, hepsinin de dinleme adabı kendine. Şu anda San Francisco’da tam da bu dinleme adabı üzerine çalışan bir hocam var, ben de çıktılarını epey merak ediyorum aslında.


Radyo Eksen, Açık Radyo tecrübeleriniz var. Radyonun toplumun müzik anlayışı üzerinde nasıl bir etkisi var ve sizce Türkiye’deki radyo altyapısı yeterince kuvvetli mi?

Radyo Eksen ilk evim. Güzel insanlarla karşılaştığım, çok şey öğrendiğim, sarının en güzel tonuyla tanıştığım yer. Gülşah Güray, Güven Yıldız, Gülşah Turgut… Üçünün de ayrı ayrı üzerimde emeği büyük. 2014’ten sonrası ise Açık Radyo. Kainatın Tüm Seslerine Renklerine ve Titreşimlerine Açık Radyo. Utkan Çınar’ın yıllar önce başladığı Kirli Çıkı programına bir süredir beraber devam ediyoruz. Liman dediğim 60’lar ve 70’lerden bir şeyler çalıyoruz. Güne The Doorsla ya da The Velvet Undergroundla başlamaktan daha güzel ne olabilir, inan bilmiyorum.

Radyonun toplumun müzik anlayışı üzerine ne etkileri olduğu, radyonun aslında ne olup ne olmadığını akademide bir dönemlik derste bile anlatmak mümkün değil kanımca. Anlattıkça dallanıyor, anlatamadıkça da budaklanıyor. Gemicilerin sahil ile iletişime geçmesi, haberleşmesi adına başlayan bir çabadan, online radyolara geçiş. Dalgalar, frekanslar ve bir takım iyonosferli durumlar. Üzerine bir de topluma değiyor olması. Sadece böyle düşüneceksek bile eğer -biraz akademik tarafımla cevap vereceksem- inanılmaz bir araştırma alanı. Daha çok araştırmak lazım.

Dijital müzik hizmetleri günümüzde nasıl hala plak kültürünü yok edemediyse ve ne yaparsa yapsın edemeyecekse, radyolar da bir şekilde hep aramızda olacak. Velhasıl kelam, insanlık var oldukça radyo da var olacak. Hatta insanlar dünyayı artık kaldıramayıp gidince bile, bir yerde bir radyo muhakkak açık unutulacak. Bu ihtimale inanmak iyi geliyor.

Bir çok farklı mecrada müzik üzerine yazılarınızı görmek mümkün, biraz yazı yazma sürecinden bahseder misiniz?

Gülşah_Görücü

İnsan dediğin çok biriktiriyor, ama galiba çok da unutuyor. Çok kişisel bir neden ama ben daha ziyade unutmamak için yazıyorum. Elimden geldiğince, anladığım kadarıyla, paylaşabildiğimce yazıyorum. Albüm eleştirileri, sanatçı dosyaları, festival günlükleri ve röportajlar eşliğinde şekilleniyor içerik daha çok. Bazen sadece dinlediğim bir şarkı bile kalemi elime almama yetiyor ve evet, hala kalemle yazıyorum. Bu biraz büyük sosyoloji kitapları, binlerce sayfa ve makale yetiştirme paniğinin yarattığı bir refleks sanırım. Bilgisayarın içine doğan bir jenerasyona uzak sayılırım. Dolayısıyla, kağıda değmek hala daha iyi hissettiriyor bana. Unutmaya daha az yatkın oluyorum.

Bilmiyorum ki…BB. King’in ardından ona Agos’ta veda etmek ya da Socrates için Sziget’te Felix White ile buluşup hakkında daha önce hiç bir fikrim olmayan Craven Cottage Stadı’nın önünden kaldırılan Michael Jackson heykelinin hikayesini dinlemek. Fikri bile güzel bence bunların. Kendi halinde olduğu için çok güzel. Bu romantikliği kaybetmedikçe yazabileceğimi düşünüyorum.

Müzik sanal bir dünyaya doğru ilerliyor. Gerek Spotify, gerek Soundcloud müziği elimize almamızı engelliyor. Bu eğilim hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Radyo üzerine konuşurken tam da bundan bahsetmek istiyordum aslında, soru güzel geldi. En zor ve konuşulması en uzun sorulardan biri bu bence. 1970’lerde müzik piyasasına akan sıcak para, ardından onu takip eden neo-liberalleşmeyle sistem aslında 1990’ların sonuna gelindiğinde tıkanmıştı bile. İlerleyen senelerde müzisyen artık kendi evinde müziğini çoktan kaydetmeye ve paylaşmaya başlamıştı bile. Sistem kendi kendini yemiş oldu bir bakıma. Kendini yeniden üretmesi gerekiyordu ve plak şirketlerinin sıkıştığı anda müzik günümüzde dijital müzik hizmetleriyle daha kolay ulaşılabilir hale geldi. İşin en acıklısı, kimse ilk başlarda çabuk tüketilebilirliğin kolay ulaşılabilirliğe içkin olduğunu fark etmemişti.

Teknolojinin müziğe en son dokunur olduğu nokta da CD’ler oldu aslında, en son müzik olarak onları elimize aldık. Sonra iPod’lar, mp3 çalarlar derken CD’lerin hikayesi çok acıklı bitti. Plak kadar estetik değildi, kaset kadar da dayanıklı değildi. Çabuk kırılıyor, çiziliyordu, bozuluyordu. Tüm bu olanlar, insanların CD’ye hiç ısınamamasıyla alakalı bile olabilir düşününce bak.

Dijital müzik servisleri kullanıma açılınca, yapımcı tarafının daha az maliyetle sahip olduğu yayın alanı genişledi, müzikseverin de ayda belli bir para ödeyerek, geniş bir müzik kataloğu dinlemek işine geldi. Dediğim gibi, bu da bu sefer beraberinde müziğin çabuk tüketilebilir olmasını getirdi. Raftaki albüme bakmak, satın almadan önce dinlemek, şarkı sözlerini okumak, ya da sadece kapak görseline bakmak romantikliğini elimizden aldı. Bence en kötüsü de albüm dinleme pratiği kaybedilmeye başlandı. Durum öyle bir noktaya geldi ki, albümü fiziksel olarak çıkmak plak şirketleri için ek bir maliyet, ek bir iş gücü oldu. Dijital mecralar bir anlamda dinleyicinin nabzını yoklamak için araçsallaştırıldı. Müzik “Dur şu single’ı, ya da maxi-single’ı yayınlayalım, duruma göre bakarız”a dönüştü. Bir de şöyle düşünelim: Ülkede bir müzik markete günde 100 kişi giriyor diyelim, bunların sadece 3’ü fiziksel albüm satın alıyor artık. Dijitalin önüne geçmek mümkün değil gibi görünüyor. Başka şeyler de oluyor. Plaklar örneğin, şu anda pazarda pompalanan, bir çeşit kimlik kazanım tüketiminin araçları haline geldi. Anaakım medya da ve majör plak şirketlerinde durum böyle ilerliyor. Müziğin “bağımsız” tarafında ise bambaşka bir gerçeklik var.

Ortasınıflaşan alternatif bir alt-kültür, tamam genellemeyelim, ama en azından İstanbul’daki etkisinin iyiden iyiye hissedilebildiği bir alt-kültürden artık bahsetmek mümkün. Bu kültür müziği YouTube’dan dinlese de, albümü fiziksel ya da dijital olarak da satın alıyor, satın almayan da istikrarlı bir şekilde konserleri takip ediyor. Müzisyen zaten konserlerden para kazanıyor. İyi haber. Bağımsız müziği nasıl tanımladığına göre değişir -ki bence her coğrafyanın bağımsız müziği kendine- ancak nasıl tanımlarsak tanımlayalım Türkiye’de, 90’ların ortasında “bağımsız” müzikte yaşanan kırılmanın ardından, 2009’dan bu yana, “bağımsız” müziğin -müzisyenlerin oluşturduğu özgün dil kullanımı ve ayakların daha çok yere bastığı bir tavırla- yükselişte olduğu aşikar. Bu daha iyi bir haber.

Türkiye’de şu anda bu anlayışta birleşen ve “bağımsız” müzik yapan müzisyenlerin örgütlenmesi dijital müzik hizmeti sağlayıcılarla olan ilişkide ve hatta lokal müzik piyasasında her şeyi değiştirebilir. Zaten hakim ve aktif oldukları yeni medya düzeni bu örgütlenmeyi şekillendirebilir. Tabii bunlar olurken, sistem de kendini inanılmaz bir hızda, yeni tüketim formlarıyla yeniden üretmeye devam ediyor; yeni medya düzeninde müziğin ne hale dönüşeceğini kestirmek güç. “Müziğe daha ne kadar dokunamayız?”ın sınırlarını zorluyoruz gibi. Ece AyhanAşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” diyor ya, onu beceremedik; zannetmiyorum…ben de şansımı şöyle deneyeyim istiyorum: “Müzik örgütlenmektir bir düşünün abiler, ablalar!

Anaakım medyada kültür sanata verilen değer maalesef çok az olmasından dolayı okuyucu bu bilgilere sadece alternative veya underground mecralardan ulaşabiliyor. Bu kültür müzik anlayışımızı ve “sound”umuzu değiştiriyor mudur?

İyi ki de öyle ulaşıyor. Bu tip bir müzikal ve yazınsal anlayış zaten genel kabulden “değişik” olduğu için alternatif mecralarda kendine yer buluyor, ama tabii mecranın darlığı yüzünden bazen de bulamıyor, evet. Yazılı mecrayı ve müzik yazarlığını bir tarafa koyalım, tüketim pratiği açısından düşündüğümüzde en geleneksel medya, televizyonda bile kaç tane müzik kanalı kaldı, kaç tane müzik programcısı, kaç tane müzik programı kaldı? Bir elin beş parmağını geçmiyor. Anaakımda da böyle yani, hiç bir fark yok.

Anaakımda yer almayanlar zaten bunu bir duruş, bir tavır olarak benimseyen müzisyenler. Yani zaten müzisyen de, müziğin yazısını yazan da o tarafta durmak istemiyor. Müzisyen kendi YouTube kanalları üzerinden kendi yayınlarını yapıyor, bu yeni medya mecralarında çoğalan müzik kanalları da bu sanatçıları davet ediyor. Arz da talebi karşılıyor, çünkü aynı müzik zevkine ve yatkınlıklara sahip insanlar zaten o mecradalar. Müzik yazarı da tüm bu olup bitenleri yazıyor. Alışılageldik bir alt-kültür refleksi olarak düşünelim; zaten dinleyici ya da okuyucu böyle olduğu için onu seviyor.

2016da en çok beklediğin albüm nedir? Bir de keşke tam şu an albüm yayınlasa dediğin grup?

Ty Segall’ı ve Suede’i bekliyordum, onlar geldi. Radiohead’in bu kez neye benzeyeceğini hayal edemiyorum. 2015’e kıyasla daha çok albüm çıkacak gibi görünüyor. Söylentileri de katarsak; Savages, DIIV, Animal Collective, Explosions in the Sky, Damien Jurado, Weezer, RHCP, Gorillaz, Tool bile var 2016’da. The Last Shadow Puppets’ı unuttum, o da var. Büyük Ev Ablukada’nın yeni şekli Fırtınayt’ı da çok merak ediyorum.

Tam şu anda albüm yayınlasa dediğim grup…Ben diyeyim The Black Angels, sen de The Brian Jonestown Massacre.

TEK KELİMELİK:

Manchester – Oasis

Plak – Dört hala + bir baba ve bir takım kalp kırıklıkları arşivi

Radyo – Evdeki ses

Pazar – Yorgan altı bir tarafta, yapmak istediklerim diğer

Beyoğlu – Hala şiirler yazan ama yollamaya üşenen eski sevgili

Rave Mag – Ne güzelsin!

Gülşah Görücü’ye bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.