Fotoğraflar: Onur Doğman

M

erhabalar, Yeni Zelandalı Finn Andrews‘in Londra’da kurduğu şahane bir indie rock grubu The Veils. Şimdi daha ikinci cümleden konudan sapıcam çünkü ne zaman Yeni Zelanda lafı geçse söylediğim bir şey vardır: “Türkiye’den kazmaya başlarsanız ve magma, yer çekimi, yorgunluk falan filan sizi yıldırmaz, öldürmez ve siz de dimdirek kazmayı başarabilirseniz çıkacağınız yer Yeni Zelandaymış”. Bu pislik bilgiyi nerede okudum bilmiyorum ama aklımdan çıkmıyor. Doğru olup olmamasını da geçtim artık, körü körüne bağlıyım bu fikre ve her ortamda dile getiriyorum bunu. Burası da eksik kalmamalıydı.

Ayrıca gönül rahatlığıyla da dağıtıyorum konuyu çünkü konserin setlisti yok. E ben de The Veils’ın her şarkısını şıppadanak tanıyamıyorum yani, o yüzden yazı şarkılar üzerinden ilerleyemeyecek pek. Neyse ama The Veils’e dönelim. The Veils müthiş karizmatik bir ön üçlü ve onlara güzellikle eşlik eden bir arka ikiliden oluşuyor. Solda Ville Valo’yu andıran klavyeci Uberto Rapisardi, ortada Walking Dead’den Rick’i andıran Finn, sağ kanatta basist hanımefendi Sophia Burn ve arkalarında gitarda Daniel Raishbrook ile davulda Henning Dietz dizilişiyle sahnedeydi The Veils. Futbol jargonumu maruz görünüz, yazıyı yazdığım dakikalarda Beşiktaş Benfica maçını 0-3’den 3-3’e döndüren golü attı çünkü. Bak konu yine dağılıyor. Dur, toparla. Evet 19 Kasım 2016, The Veils Salon konseri için buradayız. Grup bence en güzel şarkılarından biri olan Do Your Bones Glow at Night’ı konserin hemen başlarında çaldı. Ve bu şarkıdaki kadın vokali basçı Sophia Burn sanma yanılgım da o esnada son buldu. – Değilmiş. Sonrasında konserin temposu bise kadar epey düştü diyebilirim aslında. Bisteyse Finn Andrews tek başına sahnedeydi önce. Elinde gitarıyla Lavinia’yı ve The Tide That Left and Never Came Back’i söyledi akustik olarak. Böylece ilk albümün efsanelerini söylemedi dedirtmedi kendine. Delikanlı adammış. Konserin bu bölümü epey spontaneydi gerçi, “Şimdi ne söyleseeeem, hah şunu mu söyleyeyim acaba, yok ya onu söylemiyim, aa şu vardı bak o güzel onu söyleyeyim” falan şeklinde seçti akustik söylediği 3 şarkıyı Finn. Akustik şarkıların ardından grubun kalanı da kendisine katıldı, bir yerlerde son albümün güzelliklerinden Swimming with the Crocodiles’ı da geçirdiler ve güzel bir nokta koydular geceye.

Benim The Veils’i dinlemeye başlama sebebim 2005’lerde, ROLL dergisinde bir satır arasında, vokalinin Jack White’a benzediğini okumam olmuştu. Dinlemeye devam etme sebebimse solist Finn Andrews’in, ömrünü tek bir grupla geçirmesine şaşırdığım kadar özel vokali oldu. Üzerinde The Veils’den başka deneyler de yapılası bu vokal Salon’daydı, çok güzeldi, yorgunluk hissettirmeyecek kadar, insana bacaklarının üzerinde taşıdığı ağırlığı unutturacak kadar güzeldi, keşke bir de Under the Folding Branches’i söyleseydi, ama olsundu, o da bir dahaki sefere kalsındı. O zaman, o zamana dek hoşçakalınsın. Buradan Quaresma’ya ve yazının başında kazdığımız kuyunun diğer tarafındaki sakinlerimiz olan Yeni Zelanda halkına sevgilerimi sunuyorum.

23a

21a

20a

19a

17a

14a

13a

12a

11a

9a

7a

6a