16

yaşında genç bir insan düşünün, ergenliğin verdiği tüm asiliklerin, duygusal değişimlerin, kendince katastrofik sıkıntıların tam ortasında, annesi ve babasının epeyce zoruyla sımsıcak bir yaz akşamında, o zaman hiç farkına varmadığı ama aslında hayatını tamamen değiştirecek bir konsere adım atan…

6 Ağustos 2009’da ailemle birlikte Harbiye Açık Hava Tiyatrosu‘nda yerimi aldım ve yüzlerce yoldaş ile kendimi mevsimin ilik rüzgarına bıraktım, bekledim.

Farkediyorum ki kelimelerin ustası karşısında kelimelerim boğazımda düğümleniyor, yazdıklarım kem kum olup gidiyor ve susup tekrar dinlemeye koyuluyorum. Son bir haftadır günlerimin önemli miktarını böyle geçiriyorum. Hayatımın fon müziği, düşüncelerimin omurgası ve kelimelerimin düğümlü oyuncağı oldu Leonard Cohen.

leonard_cohen_cafe_bar_shop_coat_5172_3840x1200

Leonard Cohen, 21 Eylul 1934 yılında, Kanadalı Yahudi bir aileye, genç yaşta kaybettiği esnaf babası ve müzik tutkusunun kökeni olduğunu söylediği bir annenin kucağına doğdu. Duygularını yoğunca yaşayan, kah ağlayan, kah gülen annesinin, çocukluğu boyunca “olağanüstü” sesiyle evde devamlı sarkı söylediğindendir Cohen’in hayatının sonuna kadar süren melodik hikayesi.

Çocukluğunda edebiyat ve yazı ile baslayan aşkı, yaşı ilerledikçe müziğe doğrulmaya başladı. Üniversitede edebiyat okuyan Leonard Cohen, ilk şiir kitabı, ‘Let Us Compare Mythologies’i 1956’da yayınladıktan sonra Londra’daki soğuk ve rutubetli yaşamını tamamen değiştirmeye karar verip Hydra diye bir Yunan adasına taşındı. Hayatının henüz genç ve yeni deneyimlerle dolu bu döneminde “Flowers for Hitler” (1964), “The Favourite Game” (1963) ve “Beautiful Losers” (1966) kitaplarını yayınladı. Cohen’in en kült şarkılarından olan ‘So Long Marianne’in sahibesi Norveçli Marianne Ihlen ile tabiri caizse fırtınalı aşkına bu adada başladı. Kendisinden kısa bir küre önce vefat eden Marianne ile ebedi bir dostluk, yoldaşlık ve aşk yaşadı. Marianne hasta yatağında yatarken ona yazdığı son mektubunda “Seni çok yakında takip edeceğimi hissediyorum. Şunu bil, sana o kadar yakınım ki elini uzatsan benimkine ulaşabilirsin, hoşçakal eski dostum, sonsuz aşk, yakında görüşmek üzere” yazdı.

Kalbim, etraf kararınca ve sahnenin ışıkları yavaşça yanınca birkaç saniye atmadı, bekledi. İlk başta müzisyenler ardından yaşlı ve narin ama bir o kadar etkileyici ve şık, Leonard Cohen, yılların verdiği ağır adımlarla sahneye geldi.

Tabii ki koyu bir takım elbise ve fötr bir şapkası vardı. Sahnedeki herkesin mükemmel görüntüsü beni çok etkiledi. Tertemiz, bıçak gibi keskin, kararlı ve emin, güçlü ve gürdü hepsi. Belki iki saati aşan konser boyunca hepsini tek tek izledim. Arkadaşı ve meslektaşı Sharon Robinson, klavyede Neil Larsen, gitarda Bob Matzger, Javier Mas, perküsyonda Rafael Gayol, melek sesli Webb Sisters ikilisi ve kendisi. Sanki hepsinin hikayesini oracıkta öğreniyormuşçasına izledim ve dinledim. O gece yaşananlar sadece gözlerime ve kulaklarıma değil, mideme, ciğerime, kalbime, parmak uçlarıma ve saç diplerime kadar yayıldı. Yanımda annemin gözyaşlarının arasında gülen yüzüne hiç unutmayacağım.

Hydra’dan ayrılıp Kanada’ya donen Leonard Cohen, 1960’ların başını yazarak geçirdikten sonra sonlarını sakinliğe bıraktı. Müzik yapmak istediğini, müzik yapması gerektiğini anlayınca tüm düşüncelerini buna yöneltmeye başladı, böylece yayınları azaldı ve adı daha az duyulmaya başladı. Cohen bu değişim sürecini ifade ederken, “Ansızın bal ile dolu bir arı kovanına  rastlayan ayı gibiyim, kendimi tam ortasına atıyorum ve yapışıp kalıyorum. Bu hem lezzetli hem korkunç ama her şekilde içinde olduğum bir durum. Garip ve acı dolu ama benim için kaçınılmaz bir süreç” kelimelerini kullandı.

Leonard Cohen Relaxes

Kanada’da hedeflerine ulaşamadığını hissetmeye başlayınca Amerika’ya taşındı ve yavaş yavaş kendi sesini keşfetti. Şarkıcı Judy Collins ile birlikte düetler yapmaya, televizyonda tanınmaya başladı. Çok zaman geçmeden Bob Dylan ve Bruce Springsteen gibi isimlerin keşfeden Columbia Records tarafından beğenildi ve fırtına öncesi sessizliğini ilk albümü, Songs of Leonard Cohen (1967) ile ebediyen bozdu.

İngilizce’de, ‘And the rest they say is history’ diye bir laf vardır, kabaca tercümesi, ‘Ve bundan sonrasına tarih derler’. Yani bundan sonrasını; toplam 30 albümün, 13 şiir kitabının ve 2 romanın yaratıcısı olduğunu, hayatının son gününe kadar tutkusunu sürdüren, ve yüzlerce konser ile karşımızda durmuş çalışkan bir insan olduğunu hepimiz az çok biliyoruz. Hayatının her gününü çalışmaya adayan Leonard Cohen, sonuç ile değil süreç ile ilgilendiğini hep vurguladı. Yazmanın sancılı bir süreç olduğunu ve çalışmadan başarılamayacağını söyledi.

“Sürekli yazıyorum ve bir süre sonra şarkılar oluşmaya başlıyor, aslında yazmak dışında bir şey yapmıyorum. Keşke hızlı şarkı yazabilen insanlardan olsaydım ama değilim”.

Hız onun icin bir kriter değildi, isterse koskoca bir yaşamı vardi bir karşıyı istediği gibi yazmak için. O kadar ki dillere destan ‘Hallelujah’ şarkısını yazması 5, son albümdeki ‘Treaty’i yazması 20 yılını aldı.

Yazmak sancılı bir süreç evet, şu an bu yazıyı yazarken de bu sancıyı hissediyorum. Bir yandan ifade etmem gereken çok şey olduğunu biliyorum, bir yandan da dilimin sınırlarına her bir cümlemde çarpıp kalıyorum.

Hayatımın tamamında, ve özellikle konserden sonrasında, iyi günde kötü günde Cohen hep oradaydı. Hatta kendisini hep uzak bir akraba, hiç ziyarete gelmeyen, belki yurt dışında yasayan bir amca gibi görürdüm. Hayatımın fon müziğiydi. Tabii benim yaşamım onun hayatının son evrelerine denk geldiği icin, en büyük şaşkınlığımı gençlik şarkılarını duyduğumda yaşadım. O tanıdığım aslan gürlemesi, homurtulu, dumanlı ses bir zamanlar gençmiş meğer. Her evresinde bazı sınırlara sahip olsa da, sesi şarkılarına her zaman fevkalade oturuyordu. Kendisinin gülmeden edemediği sözü gibi:

“I was born like this, I had no choice, I was born with the gift of a golden voice” (Böyle doğdum, seçeneğim yoktu. Altın bir ses ile doğdum)

Bu sesi takip etmeye başladım, şarkının kaynağını merak ettim, bir insan kelimeleri nasıl böyle ilginç bir düzene sokabiliyordu hayret ediyordum.

“İyi şarkıların nereden geldiğini bilsem oraya daha sık giderdim. Gizemli bir durum. Katolik bir rahibenin hayatı gibi, bir gizem ile evlisin”.

Leonard Cohen hiç bir zaman sahne insani değildi. 30’lu yaşlarında yeni başlayan sahne ve seyirci ilişkisine 70 yaşına gelene kadar hiç alışamadı. 1972’de Kudüs’teki bir konserinde kendisine sırılsıklam hayran bir seyirci ile karşılaştığında gözüne ışık tutulmuş tavsana dondu. ‘Bird on the Wire’ şarkısını söylemeye başlayınca alkışlarla eşlik eden seyirciyi susturarak, “Şarkılarımı tanımanız çok hoşuma gidiyor ama doğrusu burada zaten yeterince korkuyorum, siz alkışlamaya başlayınca sürekli bir şey oldu sanıyorum. O yüzden şarkıyı tanıyınca sadece ellerinizi sallasanız olur mu?” diye sordu. Bu olaydan sonra tabii yüzlerce sahneye çıktı, yüzlerce alkış, yüzlerce ses duydu kendine eşlik eden.

leo

Leonard Cohen ona duyulan bunca hayranlık ve sevgiye rağmen hayatının önemli bir kısmını depresyon ile savaşarak geçirdi, inanması güç. Üstüne çöken bu kara bulutu yok etmek icin çeşitli yollar denedi. Zen Budizmi öğrendi, uzun yıllarını dağlarda tapınakta kar küreyerek, soğukla baş ederek, aklini eğiterek gecirdi. Hare Krishna’larla Hindistan’da dans etti, ufacık yıkık dökük kamaralarda yasadı, okudu ve yazdı, ruhani bir arayıştaydı hep.

 “En çok hangisi çalışırsa ona inanırım, Hristiyanlık, Budizm, LSD…”

Müziğinde de sağdan soldan araya sızan dini, ruhani bir his, tanrı ile bir diyalog, spiritüel bir tını sıkça kendini hissettirdi. Son albümü ‘You Want It Darker’da hem söz hem arka vokal hem de Hammond B3 organın yardımıyla spiritüellik yoğun bir şekilde hissediliyor ve bir çeşit sona yaklaşıldığı tüm albüm boyunca insanın aklından geciyor.

“It’s over now, the water and the wine … I wish there was a treaty between your love and mine.” (Artık bitti, şarap ve su … Aramızdaki sevginin bir anlaşması olmasını dilerdim.)

Bıraksanız sabaha kadar yazarım…Bir yerde durmak gerek. Bu yazıyı tüm samimiyetimle yazmaya çalıştım çünkü çok yakınımı kaybetmiş gibi hissediyorum. Kendi yaşım ilerledikçe, kelimelerin altın değerinde birer cevher olduğunu öğrendikçe, Cohen’in hazinelerini dinledikçe yazmaya olan tutkum güçleniyor. Kalbim kırıldığında benimle birlikte ağlıyor, ben güldükçe o kahkahalar atıyor sanki. ‘Yosunların arasındaki kahramanları’ görmemi sağlıyor, ‘Hallelujah’ ve ‘Whats it to ya’nın kafiyesinin mükemmelliğini öğretiyor bana Leonard Cohen.

Ölümünden kısa bir süre önce artık ölmeye hazır olduğunu söylediğinde insanlardan yoğun bir tepki aldı ve ardından “Sanırım abarttım, dramatize etmeye çok yatkınım, aslında sonsuza kadar yaşamayı planlıyorum” cevabını verdi.

Kendimce Leonard Cohen’i sonsuzluğa uğurluyor, yolunun ışıklar ile kaplı olmasını diliyorum. Kendi de dediği gibi:

“There is a crack in everything, that’s how the light gets in”. (Her şeyde bir çatlak var, böylece iceri ışık giriyor.)