Bob Dylan ile hikayemiz tuhaftır. Hiç bir zaman bir Bob Dylan hayranı olmadım. Hatta ara ara ‘yeter artık, kapatın şunu’ dediğim bile oldu. Fakat bazı nadir zamanlar oldu ki, Bob Dylan’ı dinlerken onu gerçekten anladığıma inandım. Bu zamanlarda kendimi ona yakın hissettim, sanki bir aile dostunun bana özel bir şeyler anlattığını dinler gibiydim mesela.

Şimdi bu yazıda sıkıcı Bob Dylan kimdir, ne zaman doğmuştur, neler yapar bilgilerini sıralamak istemiyorum, nitekim burası Wikipedia değil. Doyurucu bir özet ile son albümüne kadar hayatını parmaklarımın gücü yettiği kadar anlatmaya çalışacağım.

Dev Amerikanın kuzeyinde, Kanada sınırındaki Minnesota eyaletinde, kültür endüstrisinden uzak, küçük radyosunun tuşları ile oynayan, aradığı kanalı bulmaya çalışan bir çocuk ile başlıyor hikayemiz. Güzel bir film girişi olabilir. Bu çocuk biraz büyüyünce çok akıllıca bir karar alıp Minnesota’dan ve üniversiteden vazgeçiyor. İdolü Woodie Guthrie’yle karşılaşma ve müziğini çalma hayalleri ile New York’a taşınıyor.

Tabi zaman 60’lar zamanı olunca Amerika bir protesto şarkıcısını daha açık kollarla karşılıyor. 20’li yaşlarının verdiği isyankar heyecanla Dylan, ‘protesto şarkıcısı’ rolünü başarıyla gerçekleştiriyor.

Yıl 1966, yer Manchester. Dylan konser vermek üzere sahneye çıkıyor. Fakat seyircinin tanıdığı, tek başına gitar ve armonika çalan Dylan, bir çeşit bölünmeyle çoğalıp bir grup olmuş. Üstüne üstlük elektronik bir grup. Seyirci, bırakın Dylan’ı böyle görmeye, hiç kimseyi böyle görmeye alışık değil, dolayısıyla grup çalmaya başlayınca hepsi ‘Judas’ diye yuhlayıp sahneden indirmeye çalışmış. Rivayetlere gore bu noktada Dylan seyirciyi umursamayıp ‘Play it fucking loud’ demiş. Ben de isyankar Dylan’a yakıştırdığım için böyle inanmayı tercih ettim.

Bu dönüş noktasından sonra ‘Highway 61 revisited’ ve ‘Blonde on Blonde’ ile Dylan artık bir Woodie Guthrie/protesto şarkıcısı olmaktan çıkıp bir ‘Rock and Roll’ kralı oluyor. Hatta o kadar çok oluyor ki bütün görünümü, duruşu ve şarkı söyleyişi değişiyor. Dylan’a baktığımızda geçtiği bütün dönemler ile birlikte kendisinin fiziken de o dönemlere eşlik ettiğini görüyoruz. Mantıklı düşününce zaten bir müzik stiline bürüneceksen eğer, o stili hem ruhsal hem de bedensel olarak yaşamazsan hakkını veremezsin. Dylan da bir aktör gibi tamamen role girip, hayatının her evresinde hakkını vermiş.

Rock and Roll ne demektir? Sex, drugs and music demektir. En azından bu şekilde içselleştirmişiz. Dylan da rock and roll döneminde çok mütevazi davranmamış. Birden o tatlı, dağınık saçlı genç olmuş uzun saçlı, deri ceketli ve dar pantalonlu bir adam. Bütün kızların aşık olduğu, hayranlık duyduğu biri olmaktan da sıkılıp kendini country müziğine vermiş. Bu dönemde uzun süre Johnny Cash ile birlikte söylemiş. Ardından da dini Hristiyan müziğine geçiş yapmış ve bir süre öyle devam etmiş.

30’lu yaşlarında Dylan ‘Self Portrait’ adlı, ironik bir şekilde aslında kendi yazmadığı ama kendi yorumladığı şarkıların bulunduğu bir albüm çıkarmış. Albüm kaydedilirken, kaydedilmiş fakat albüme koyulmamış şarkılar da olmuş. Fakat bu şarkılar dünyaca dinlenen ve bilinen şarkılar. Peki bu nasıl oluyor? Bu şarkılar bir şekilde dışarıya sızıyor ve korsan piyasasının eline geçiyor. İnsanlar tabi günümüzdeki gibi, ‘yeter ki dinleyelim’ modunda alıyor ve dinliyor. Ardından Dylan ve prodüktörleri akıllı bir hamleyle bu korsan şarkıları topluyor ve kendileri bir albüm yapmaya karar veriyorlar. ‘Self Portrait’te olmayan ama o zaman kaydedilen şarkılar için çıkarttıkları albüm de yeni çıkan ‘Another Self Portrait’. Yani 40 yıl önce kaydedilen şarkıları yeni bir Bootleg albümü olarak çıkardılar.

Kafanız karışmadıysa lütfen yazıya devam edin, karıştıysa bu paragrafı bir iki kere daha okuyun.

‘Another Self Portrait’te yukarıda bahsettiğim tarzları nasıl yaşadığını, yaşattığını görebilirsiniz. Aynı zamanda ilk versiyon olan ‘Self Portrait’teki bazı aynı şarkılar ile karşılaştırıp bir şarkıyı aynı dönemde nasıl tamamen farklı biçimlerde söylediğini de görebilirsiniz. Hiç bir zaman da hangi versiyonu daha çok beğendiğinizi söyleyemeyeceksiniz. Dylan dinlemek de işte bu yönden farklı. Söylediği her şarkının her seferinde farklı bir etkisi oluyor insan üzerinde. Bir şarkı bir gün hüzünlendirirken başka bir gün neşelendirebiliyor. Bu iki albüm de bu söylediklerim için başarılı örnekler.

Albüm 35 şarkıdan oluştuğu için her şarkı hakkında tek tek konuşmayacağım. Buraya çok sevdiğim bir kaç şarkı koyuyorum. Farklı zamanlarda bir kaç kere dinlerseniz yazının anlam ve önemini anlarsınız.