Orijinali, müthiş yazarımız Hazal Yıldız’a ait olan Arşivlik Albümler yazı dizisini gördüğümde çok sevindim, çünkü bazı grupların bazı albümleri çok fevkalade. O albümleri olmasa çok da önemli olmayacak gruplar, bunun sayesinde efsane olabiliyorlar. Her zaman grupların tam olarak değil, albüm albüm incelenmesini savunurum. Elbette bazı istisnalar var, The Smiths, Radiohead gibi, tüm albümleri mükemmel olan gruplar var. Tabii Blonde Redhead de bu gruplardan biri sayılabilir, ancak bu albüm bir başka.

Ne diyordum, Hazal’ın yazı dizisini gördüm, okudum bir de üstüne, oldukça başarılı buldum. Ondan iznini istedim editörümüz aracılığı ile, bazen burada ben olacağım, birkaç arşivlik albüm de ben yazacağım, onun kadar başarılı olamayacağımı bilsem de, umarım yetişmeyi başarabilirim en azından. O da benim yazı dizim olan Soundtrack’lerden yazacak, eminim benden daha başarılı olur.

Günlerden Pazartesi, dersimiz Blonde Redhead. Rock ve elektroniği başarılı bir şekilde kaynaştıran, inanılmaz sesli bir kadın vokale sahip olan grubumuz, 2004’de bu mükemmel albümü, Misery Is A Butterfly’ı çıkarttı. Bazı geceler, sadece albümü açıp, başka bir gruba ihtiyaç duymadan döndürüp döndürüp dinlediğim olmuştur. Sizlerle de tanıştırmak istedim.

Elephant Woman

“Why amuse yourself in such way, no; don’t insist I’m already hurt…”

Acının somut bulmuş hali. Kısa bir introyla giriş yapan ilk sıradaki şarkımız, önceden de bahsettiğim gibi vokalimizin müthiş sesi ile başlar. Arkaplanda sürekli aynı ritim olan, ancak her saniyede sizlere başka duygular hissettiren şahane kayıt, aynı şahanelikte olan film Hard Candy’de çalınmıştır.

Messenger (With David Sylvian)

“be it so be quick, don’t run just walk and walk and walk, don’t loose…”

İkinci şarkımız. David Sylvian’ın söylemediği orijinal hali de bulunuyor. İki hali de mükemmel. Ancak ne yalan söyleyelim, David Sylvian’lı versiyonu daha iyi olmuş. Oldukça etkileyici bir şarkı. Sözleri müthiş, melodi her zamanki gibi sabit ve çarpıcı. Şarkının sonunda, Sylvian sürekli “Stay still…” diye mırıldanırken, sakin kalmak imkansızdır.

Melody

“I said, ‘why didn’t you come to me? why didn’t you talk to me?”

Albümdeki favorim. Tartışmasız favorim yazacaktım ancak Falling Man ile tartışılabilir. Neyse onu zamanı gelince konuşuruz. Bu şarkı hüzündür. Hazindir. Acıdır. Arkadaki nasıl bir ritim? Nasıl bir melodi bu? Nasıl bu kadar çarpıcı olabiliyor? Ya o sözler? Eğer dinlerken sözlerine dikkat ederseniz, tam olarak bilgi vermiyor hikaye hakkında, ancak benim anladığım kadarıyla, ortada pedofilik bir durum var. Bu şarkıyı daha da etkileyici yapmayı başarıyor.

Misery Is A Butterfly

“Dearest Jane, I want to give you; a dream that no one has given you…”

Bundan önceki şarkı Doll Is Mine’ı atladım. O da başarılı sayılır, ancak bu mükemmel albüme yakışan bir şarkı değil. Bu mükemmel albüm demişken, albüme adını veren 5. şarkıya geldik. Melodi bu sefer sabit değil, değişken ve korkutucu bir yapıda. Niye korkutucu bilmiyorum, anlamıyorum, ancak titreyesim geliyor şarkıyı dinlerken. Yine Adana Dürüm kıvamında sözler, içinizi yakıyor.

Falling Man

I’m what I’m and what I’m is who I’m, I know what I know and all know is that I fell…”

İnsanı ne hissedeceğine şaşırtan bir şarkı bu. Güzel, güneşli bir öğleden sonrasını cehenneme çevirebilecek kapasitede. Düşmekte olan bir adamı anlatıyor. Karnından vurulmuş, ancak hala içinde biraz güç kalmış, gideceği yere sürünmeye çalışan birini anlatıyor. Hala düşmeyi öğrenen bir adamı anlatıyor, ne zaman yere çarpacağını bilmemenin korkusu içindeki…

  

Equus

“If someone looks at you, turn into donkey, pretend you are lame…”   

Bu allahsız albümün tek hareketli şarkısı. Acılı dürümlerde ne kadar iyi olduğunu gösteren grup, son şarkıyı, acılı dürümlerin üstüne tatlı olarak vermişler bizlere. Künefemiz de oldukça hoş aslında, herhangi bir başarılı ev partisi listesine girebilecek düzeyde.

Bitirirken

Bu bir albüm değil, bir şaheserdir benim için. Hüzün, depresyon ne ararsanız bulunur albümde. Zamanı donduran bir albüm bu, dinleyin göreceksiniz.