Ş

öyle bir düşündüm de, The Cult kurulalı 33 sene olmuş. Ian Astbury ve Billy Duffy’nin bu uzun soluklu suç ortaklığında bir çok metamorfoza şahit olduk aslında: Love albümüyle saykodelik ve gotik tınılar yakaladılar, Electric’te ise prodüktör koltuğuna Rick Rubin’in geçmesiyle hard rock’la paslaştılar.

Artık eskisi kadar dramatik değişiklikler yapmasalar da, hala yerlerinde duramadıkları bir gerçek. Grubun 2005’te tekrar bir araya gelmesiyle haberini uçurduğu albüm trilojisinin ilk iki ayağı “Born Into This” ve “Choice of Weapon” olmuştu. Bu trilojinin son elemanı da, aynı zamanda grubun onuncu albümü olan “Hidden City”. Şubat ayında raflarda yerini alan albüm, karanlık post-punk sularından yola çıkıyor, eski usül ağır sound’lara doğru ilerliyor ve en önemlisi bize The Cult’ın hala gücü kuvveti yerinde bir grup olduğunu hatırlatıyor.

12 şarkılık albümün kalbinde hala onları ilk tanıdığımızda kulaklarımızı okşayan o bilindik kimya var: akıllara farklı bir zamanda doğmuş bir Jim Morrison‘ı getiren, kozmik kaynaklardan dalga dalga ilham alan, tok sesli gizemli adam Ian Astbury ve sert, ayakları yere basan Manchester’lı gitarist Billy Duffy’nin değişmeyen cayır cayır gitar tonu.

Duffy’nin gitarı bu albümde de söyleyecek çok şeye sahip. Bunun en iyi örnekleri, The Cult’ın belki de geçtiğimiz yıllardaki en iyi şarkılarından olan “Dark Energy” ve “Avalanche of Light”. Albümün ilk videosu olan “Hinterland” de bitmek bilmeyen temposuyla öne çıkan şarkılardan. Ortalara doğru karşımıza çıkan “In Blood” ise sözlerinde Beat Generation esintili temalara sahip.  “Deeply Ordered Chaos” ise grubun adı gibi kült statüsüne çıkmasını sağlayan Love ve Dreamtime albümlerine selam veriyor. Kapanışa iki kala gelen “Lilies” ise albümün melankoli eksiğini kapatıyor.

Her şarkı hedefi tam 12’den vurmuyor belki, ama Astbury’nin “Birds of Paradise”daki vokalleri akıllara yer yer Tony Bennett’ı getiriyor. Bu farklı yaklaşımını Bowie’nin “Wild Is the Wind”ini hatırlatan “Sound and Fury” ile sürdürüyor ve albüme sakin bir kapanış yapıyor.

Toplam 52 dakikayı bulan albüm, grubun kökleşmiş sound’ının kıyılarında gezse de, farklı renkleri de bize sunmaktan geri kalmıyor. Ve sonuç ortada, yanılmıyoruz: The Cult’ın dünyasında, değişim her zaman iyi bir şeyin işareti. Bu arada unutmadan not düşelim, albümün tamamını Spotify’dan dinlemek de mümkün.