Y

ıl 2016 ve yeni bir David Bowie albümüyle karşı karşıyayız. Bundan yıllar, yıllar önce, 56 konserlik Ziggy Stardust turnesinin İngiltere ayağına çıkan Bowie, bu turnenin ardından ABD’ye geçtiğinde artık “büyük bir İngiliz starı” olarak görülüyordu. Bu algıya katkıda bulunan şey ise basitti: Bowie bu turnede büyük küçük demeden, bir çok sahnede boy göstermiş, bazı yerlerde iki kez çalmaktan da geri durmamıştı, çünkü kendini “ulaşılabilir” kılmanın önemini biliyordu.

Aynı David Bowie, inzivaya çekilmenin öneminin de farkında olacak ki, 2013’te çıkardığı “The Next Day” ile neredeyse 10 yılı bulan sessizliğini bozduğunda, inanılmaz bir etki yarattı – dönüş single’ı “Where Are We Now?” birden ortaya çıkınca hem hayranları, hem medya aklını kaybetti diyebiliriz. Şarkı kısa sürede bir numara oldu. Bowie ise belki de kariyerinde bir ilke imza atarak albümle ilgili hiç röportaj vermedi, basınla iletişim kurmayı reddetti. Değil turne söylentisi, lansman konseri bile yoktu ortada!

Bu şaşırtıcı ve bir o kadar da ilginç albümün (ve etrafındaki gizemin) yarattığı ivme, belki bir sefere mahsus gibi görünebilir, ama aslında değil: Bowie 69. yaş gününde çıkardığı “Blackstar” ile bunu bir kez daha başarıyor aslında.

Bowie’nin klasik rock ‘n’ roll çizgisine yakın olduğunu söyleyebileceğimiz The Next Day‘e nazaran bir reaksiyon gibi duran bu albümde, sanatçının ünlü Berlin Trilojisi‘nin esintilerini görmek fazlasıyla mümkün. Albümde bulunan yedi şarkının ikisine aslında bazılarımızın kulakları biraz aşina. “Sue (Or in a Season of Crime)”, Bowie’nin 2004’te çıkan bir toplama albümünde, “‘Tis a Pity She Was a Whore” ise single’larının birinde B-side olarak yer alıyordu. Bu albümdeyse şarkıların yeniden kaydedilmiş, daha farklı versiyonlarıyla karşı karşıyayız.

Tamamı Spotify’dan dinlenebilen albümün geneline hakim olan underground noir atmosferi, bolca caz, yer yer prog, yer yer de “Earthling” albümünden bu yana alıştığımız elektronik beat’lerle bezeli. Grammy Ödüllü saksafoncu Donny McCaslin‘in başını çektiği trioyla kaydedilen şarkıların her birinde Bowie’nin vokalini net bir şekilde duysak da, aslında bu kez ağır yükü müziğin kendisi çekiyor.

Prodüktörlüğünü Tony Visconti‘nin yaptığı yaklaşık 40 dakikalık albümü açan “Blackstar”, geçtiğimiz haftalarda yayınlanan videosuyla epey yankı uyandırmıştı. Koro halinde yükselen saksafonların, aksak ritmlerin ve Bowie’nin yumuşak vokallerinin inşa ettiği ses duvarı, şarkının ortalarında bir an için yıkılır gibi oluyor, sonra daha da yükselerek Bowie’nin usta anlatıcılığını görkemli bir finalle taçlandırıyor.

Hemen ardından derin bir nefesle başlayan “‘Tis a Pity She Was a Whore” ise, önceden duyduğumuz versiyonuna nazaran tekrar incelenmiş, üstüne eklenen free-form caz tınılarıyla daha güçlü bir hale gelmiş – ilk versiyondaki Scott Walker-vari folk etkileri neredeyse yok gibi.

Albümün belki de en ağır tempolu, en karanlık ve en güzel şarkısı olan Lazarus, yer yer kayıp bir Joy Division şarkısı tadı veriyor, yer yer de sıkıca örülü sound’uyla en son “Outside” albümünde duyduğumuz türden bir yoğunluk hissettiriyor. Yedi dakikaya yakın süresiyle başta aslında bilindik bir balad çizgisinde gibi dursa da, daha ilk notalarından sizi yakalamayı başarıyor ve elinizin repeat tuşuna gittiğini fark etmiyorsunuz bile.

Blackstar‘da daha ilk saniyeden farkına varılabilecek maceracı duruş, sadece müziğin kendisiyle sınırlı değil tabii.

Lazarus’un ardından tempoda olan ufak düşüşü fazlasıyla telafi eden Sue (Or in a Season of Crime)‘ın sözlerinin büyük bir kısmı A Clockwork Orange‘da kullanılan Nadsat ağzıyla yazılmış. Nick Cave’den aşina olduğumuz “murder ballad” tabirine de bire bir uyan şarkı, aslında albümde genel olarak hakimiyet kurmuş olan ölüm temasının en açık haliyle göz önüne serilişi belki de. Takiben gelen “Girl Loves Me” de 20. yy Londra’sında kullanılan gay slang’inden esinlenmiş sözlere sahip.

Blackstar’ın stüdyoda bir anda yazılmış tek şarkısı olan “Dollar Days” ise, akustik gitarı, yaylıları ve kulakları okşayan back vokalleriyle Bowie’nin spontane yanını da ortaya koyuyor. Kapanışı yapan “I Can’t Give Everything Away” de Ben Monder’ın usta gitarının parladığı bir şarkı.

Blackstar, ya da stilize haliyle , uzun süren bir sessizliğin ardından gelen bir artçı deprem değil, kendi kendini açıklıyor. Bu sefer de albümle ilgili sessizliğini korumaya kararlı görünse de, Bowie aslında yine yapacağını yapmış durumda: geçmişi yad etmekle ilgilenmiyor, yeri gelecekte ve ona yetişmemizi bekliyor.