2

015’i iyi şarkıların yayımlandığı, güzel müziğin sesini duyurabildiği bir yıl olarak hatırlayacağız. Çünkü tam olarak öyle oldu. Yılın bende en çok iz bırakan 10 albümü ise şöyleydi.

blur

10/ Blur – The Magic Whip

Blur’ün yeni şarkılarla külliyatında bir sayfa açması kimileri için sürpriz, kimileri içinse beklenen bir hareketti. Konserlere tam gaz devam etmesine karşın bundan önceki son albümünü tam 12 yıl evvel yayımlamış bir ekipten söz ediyoruz. Ama işte kurucu kadrosuyla birlikte burada İngiliz topluluk. Geri döndüler. Blur denince aklımıza ilk gelen seslerle birlikte hem de. Kendini tekrar mı, belki. Öyleyse bile bu onlara yakışıyor. On parmağında on marifet Damon Albarn’ın sesini ve anlattıklarını çoktan efsanelerin arasına karışmış Blur’ün içinde duymak ve yıl 2015 olmuşken onları hafızada güncellemek harikaydı. Bu açıdan “The Magic Whip”e teşekkür borçluyuz.

unknonw9/ Unknown Mortal Orchestra – Multi-Love

Multi-Love, Unknown Mortal Orchestra’nın üçüncü uzunçaları. Portland menşeli topluluğun sirayet gücü o kadar yüksek ki, bu onların ilk albümü bile olabilir. Ne sadece psychedelia, ne de salt indie vuruları öne çıkıyor Multi-Love’da. Bakın hemen bir sonraki köşede 80’lerin disko-funk’ı var. Gördünüz değil mi? Albümle aynı adlı parça dışında üç numara ‘Ur Life One Night’ ve kapanışa yakın gelen ‘Necessary Evil’ içeriğin sembollerinden. Müstakil bir evin garajında ortaya çıkan şarkılardaki temiz kesitler şaşırtıcı olmamalı. Unknown Mortal Orchestra’nın daha kat edeceği çok yol var elbette. Şimdiden ulaştığı başarı ise yalnızca buz dağının görünen kısmı.

The Maccabees – Marks to Prove It8/ The Maccabees – Marks to Prove It

Londra müziğinin dinamik örnekleri arasında The Maccabees. Belki bir daha hiçbir zaman “Given to the Wild” gibi derin, sade ve tematik bir albüm kaydedemeyecekler, ama daima iyi şeyler ihtiva etmeyi başaracaklardır. En azından kendi adıma bu fikri taşıyorum. “Marks to Prove It”e bakalım. Hemen her gün hissettiğimiz yaşamın tuhaf güzelliklerini, insanın beyaz yaka rolüyle benliği arasında sıkışıp kalışını ve son sürat dönüp duran evrendeki soyut kaygıları duyuyoruz birbiri ardına akan parçalar boyunca. Gerçekler ile rüyaların son çıkışında ilk yola tutunmaya çalışıyor “Marks to Prove It”. Zor olanı deniyor, sanırım başarıyor da.

Noel Gallagher’s High Flying Birds – Chasing Yesterday7/ Noel Gallagher’s High Flying Birds – Chasing Yesterday

Noel Gallagher artık 50’sine merdiven dayamış biri olarak britpop’u canlandırmaya çalışmıyor, aksine klasik rock ritimlerini öne çekerek kendi yolunu seçiyor. Şunu kabul edelim: Oasis rüyası bitti. Yapabileceği her şeyi yaptığı için bitti Oasis. Geri dönmezler demiyorum, para için döneceklerdir. Noel ise tek tabanca zihnindekileri aktarmayı sürdürüyor. “Chasing Yesterday” İngiltere’de liste başı olmuşsa eğer, bunu Noel’in geçmişindeki Oasis mirasına değil, şu anki yaptıklarına eşitlemek lazım. Zira geçici ara dönem çalışmasından öte kendine ait güzergâhı var etmeye çalışan başlı başına bir proje Noel Gallagher’s High Flying Birds.

Beach House – Depression Cherry6/ Beach House – Depression Cherry

2006 yılında self titled albümlerini yayımlayan Baltimorelu topluluk, sonrasında attığı her adımda sound’unu geliştirmeyi başardı. O kadar ki, bu yıl iki farklı stüdyo albüm kaydettiler. “Depression Cherry” bunlardan biriydi. Indie müziğin güzelliklerine tek tek uğrayan bir çalışma bu. Hakkını verelim: Tekrarlardan sıyrılarak merak uyandırıcı dream pop sularında dolaşmak kolay değil. Viktoria Legrand ve Alex Scally ikilisinin oluşturduğu Beach House yeni şarkılarıyla bunu başarıyor. Güçlü alternatif melodiler final anlarında büyük perdeden duyulurken modern folk günlerinden miras vokaller de o enstrüman kanallarını kutsuyor bir nevi. 2015 onların yılıydı.

Editors – In Dream5/ Editors – In Dream

“In Dream”in Editors adına en sert albümlerden biri olduğunu belirterek başlayalım söze. Açılış ‘No Harm’dan son perde ‘Marching Orders’a kadar başka bir Editors var burada. Elektronik vurgulara daha önce hiç olmadığı ölçüde kapı aralıyorlar. Bu da post-punk döneminden gitar ve davul geçişleriyle darkwave’i birleştiriyor. Frontman Tom Smith “Rol kesmedik. Hissettiklerimiz tam olarak bunlardı” diyerek ‘In Dream’deki yeni yönün samimiyetine değinmişti geçenlerde. Hakkı var. Rol kesmiyor “In Dream”. Buna ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum. Başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz mavinin hemen arkasındaki daimi siyah kadar gerçek çünkü.

Tame Impala – Currents4/ Tame Impala – Currents

Avustralya topraklarında yetişen Tame Impala’nın merkezinde psychedelic rock’ın bulunması ya da onlara ait şarkıların 70’ler moda akımından güç alması yeni bir şey değil. Yeni olan şey frontman Kevin Parker’ın bulutların içinde dolaşan zihnine bizi de götürmeyi başarması. Bunu kusursuzca başarıyor Parker. Bitmek bilmeyen hi-fi enerjisine dokunuyor, usul usul akıp giden soul sularına karışıyor ve kaosun içinde tempolu sakinliği öneren yeraltı elektroniğiyle ilişkileri sıkı tutuyor. Doğrudur, “Currents” bu dönemin albümü değil. Bu dönemin albümü olmak da istemiyor zaten. Kendine ait bir zaman dilimi var çünkü. Dinlerken gittiğimiz yer işte orası.

Foals – What Went Down3/ Foals – What Went Down

Dinamikler. Sınırları yok. Güçlü reflekslere sahipler. İngiliz ekip için belki de söylenmesi gereken daha önemli söz şu: Değişmekten korkmuyorlar. “What Went Down”, Foals adına tüm bu tanımları doğruluyor. 1970’lere tutunan intro anları albümün temkinli oynayacağı sinyalini verebilir. Öyle değil. Risk alıyor Foals. Kimi geçişlerde değişen sound şarkılar arasındaki iletişimi koparmıyor, aksine muhtelif ses kanallarına yeni köprüler ekliyor. Elektronik altyapı ve Yannis’in vokali “What Went Down”ı bütünleyen başat iki aktör. 2015’te Foals’un ilerleyişini yenilenerek sürdürdüğü çok açık. Nereye doğru gittikleri ise kaydın kapanışını yapan ‘A Knife in the Ocean’da gizli.

Grimes – Art Angels2/ Grimes – Art Angels

Bir pop albümünün nasıl olması gerektiğine dair ne kadar klişe kriter varsa reddedip Art Angels ile tam aksi yola geçiş yapıyor Grimes, diğer adıyla Claire Elise Boucher. Bu son stüdyo çalışmasıyla kendi kriterlerini ve estetik anlayışını var ederken karanlık tarafa da, anlık düzensiz duyguların kalp atışlarına da dokunuyor. Dağınıklık her durumda olumsuzluk bildirmez. Bazen aynılaşmamak, farklı taşları bulabilmek için düzensizliği çağırmak gerekebilir. İşte “Art Angels” boyunca yapılan bu. ‘Flesh without Blood’, ‘Realiti’ ya da ‘Pin’… Hangisini dinlerseniz dinleyin hissettiğiniz tek şey dibine kadar pop ezgiler ve güçlü mü güçlü bir sound oluyor.

Florence and the Machine – How Big How Blue How Beautiful1/ Florence and the Machine – How Big How Blue How Beautiful

Florence and the Machine şu sıralar kariyerinin zirvesinde. Bunun en büyük sebeplerinin başında elbette Florence Welch’in yüksek formu geliyor. Welch, mikrofondaki varlığının ötesinde nefes kesici bir ruh katıyor şarkılara. Sadece söylemiyor, o anları bizzat yaşıyor. ‘Queen of Peace’teki vokal tavrı başka nasıl açıklanabilir, bilemiyorum. Kırılgan, sert, küstah, sevecen, asi. Evet, en çok da asi. Isabella Summers ve diğer üyeler birkaç adım arkadan onu takip ederken, Welch geriye kalan boşlukları bir bir kapatıyor. İstisnasız tüm boşlukları hem de. Bu albüm yalnızca ekibin en büyük işi değil, aynı zamanda yılın en iyi çalışmalarından biri.